Damlalar - RSS Feed URL - Blog rss feeds
Home | Most popular rss | Newest feed urls | Popular search | Tags | Submit RSS URL
RSS Feed Categories
.NET
Advertising & Marketing
Africa
Americas
Art & writing
Articles & tutorials
Asia
Australia
Automobile
C/C++
CA
Cisco
Computers
Construction
Developer News
Europe
Finance
Foods & Beverages
Fun & Entertainment
Games
General
Hardware & PDA
Health
Human resources
IBM
Internet
Java
Legal
Locals
Media
Microsoft
Moreover
News & Opportunities
News4Sites
NewsIsFree
Real Estate
Science & Education
Security
Shopping
Society
Software
Sports
SQL & databases
Sun
Telecom & Wireless
Thoughts & comments
Travel
UK
US
Web development
World
 
Recommended Sites
free ringtones sites
yalta
Free Ringtones
free ringtones
free ringtones
ringtones
ringtones
Free Ringtones
Free Ringtones
Free Music Lyrics
Sara Evans
free ringtones
free ringtones
info sites
Map quest
Map quest
fox news
celebrity oops
news
Used Cars
Pet Adoption
drink recipes
free articles
Apartments
online flowers
game cheats for ps2
pharmacy sites
Online Pharmacy
online pharmacy
online pharmacy

finance sites

Consolidate Debt Loans
Student Loans
mortgage calculator
Student Loans
Student Loans
Student Loans
consolidate debt loans
Student Loans
car loans
unsecured personal loans
nationwide home mortgage loan company
pay day loans
unsecured personal loans

Sponsors Sites!


Damlalar
RSS Feed URL : http://feeds.feedburner.com/damlalar
Category : Art & writing
Total Views : 108
Latest entries from this feed url
Zülfü Livaneli
Livaneli'nin "Özgürlük" adlı parçası, İtalyan TV'si Rai Uno'da tarafından "Son 50 yılın en iyi 2. şarkısı" seçildi.

İtalyan Devlet Televizyonu Rai Uno'da 21 Aralık'ta yapılan şarkı yarışmasında Türkiye adına büyük bir mutluluk yaşandı. Yarışmada önce 15 ünlü jüri üyesince İtalya'da son 50 yılın en iyi 700 şarkısı seçildi. Ardından juri şarkıları 15'e düşürdü. Daha sonra juri ve halkın katılımıyla 15 parça arasından Zülfü Livaneli'nin 'Özgürlük' şarkısı 2nci oldu. Top model Luisa Corna tarafından İtalyanca seslendirilen 'Özgürlük' şarkısıyla birlikte 14 şarkı 2008'de Altın Şarkılar adıyla piyasaya çıkacak.Dinlemek için lütfen tıklayınız..

Ruhi Su
Mehmet Ruhi Su, 1912'de Van'da doğdu. Hiç tanımadığı anne ve babasını "Ermeni tehciri" sırasında kaybettiği biliniyor. Çocukluğunu yanlarına verildiği yoksul bir aiIe ve öksüzleri yurdunda geçirdi. Bir ara İstanbul'da askeri okullarda okudu, ancak müzik sevgisi onu yeni arayışlara itti. Adana Öğretmen Okulu'nda okurken, Ankara'ya Müzik Öğretmen Okulu'na girmeyi başardı. 1935’de Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’na seçildi, konservetuarın opera bölümünde de okudu ve daha sonra da Devlet Operası'nda çalıştı, bir süre radyoda türkü söyledi. Söylediği bir türkü yüzünden radyodaki işine son verilen Ruhi Su, 1952-57 yılları arasında 1951 TKP tevkifatı dolayısı ile hapis yattı. 1960'ta İstanbul'da Taksim Belediye Gazinosu'nda sahneye çıkan Ruhi Su, bir yandan da halk türkülerini kaydedip, arşivleme görevini üstlendi. Söylediği türkülerdeki siyasi vurgular yüzünden aleyhinde kampanyalar başlatılan ve işini kaybeden sanatçı, türküleri derleyip, yeniden yorumlama işine kendi başına devam etti. 1975'te Dostlar Korosu’nu kurdu. 1978'den sonra ürettiği kasetlerle halk müziğinin, yaygınlaşmasına büyük katkıda bulundu. Ruhi Su, 12 Eylül yönetiminin engellemeleri yüzünden yurtdışında tedavi şansı bulamadı ve 20 Eylül 1985'te öldü. Ruhi Su'nun cenaze törenine binlerce kişi katıldı ve cenaze 12 Eylül döneminin ilk büyük kitle gösterisi haline dönüştü..
Adam Olmak
Erhan Tığlı

Adam, bizde adı çok geçen ama pek az bulunan bir nesnedir. Ne yenilir ne içilir; tatlı dili, derler. Oysa çoğu zaman tersi olur hep. Mülk gibi alınıp satılır adamlar, yoksulluk yüzünden yük olur can gövdeye. Anneler babalar çocuklarının adam olması için çilelere katlanırlar ama ünlü fıkrada olduğu gibi, evlat doktor olur, mühendis olur ama bir türlü adam olamaz nedense.

Adamdan sayılmak, adam yerine konulmak hepimizin hoşuna gider. Sürücüler birdenbire önlerine çıkıveren yayalara kızarlar, “Çiğnendiğine yanmam, seni adamdan sayarlar da benden hesap sorarlar, ona yanarım” diye bağırırlar. Seçmenler dört beş yılda bir olsa da adam yerine konuldukları için çok sevinirler, ne kadar kızarlarsa kızsınlar, politikacılara oy verirler, onları koltuk sahibi ederler.

Bir türküde, âşık, sevdiğine, “Kaçma güzel kaçma, ben adam yemem” diye sesleniyor ama bir tenhada yakalasa onu, karnım tok da demez hani...

O kadar adam canlısıyız ki, hiçbir işimizi adamsız yapamaz, her işin bir adamı olduğuna inanır, adamını bulmaya çalışırız. Herkes her şeyi yapamaz, her işin bir adamı vardır. Olmaz olmaz deme, adamını buldun muydu akan sular bile durur! Birisinin dostumuz ya da çıkar ortağımız olduğunu belirtmek için, “O benim adamımdır” diye övünür, caka satar, adamlık taslarız. “Adamım” sözcüğünü kimi kadınlar kocaları için kullanırlar.

Anneler babalar çocuklarını azarlarken, “Koca adam oldun. Bu yaptığın sana yakışır mı?” derler ama adamlığa yakışmayan işler yapmakta onları bastırırlar. Birisinin iyi bir kişi olduğunu “adam evladı” diyerek belirtiriz. “Adamın yüzüne şöyle bir baktım mıydı, onun nasıl bir adam olduğunu hemen anlarım” diyerek adam sarrafı geçiniriz.

Bizi hayal kırıklığına uğratanlara, “Kalıbına bakıp da adam sanmıştım seni” der, kızdığımız kişilere, “Sen de adamım diye geziyor musun, adamlık nerde sen nerde!” diye sesleniriz. Adam olmayı kolay sanan küçüklere, “Senin adam olman için kırk fırın ekmek yemen lazım” diyerek hadlerini bildiririz. “Adam olacak çocuk ...den bellidir” diye bir söz vardır ama bence geçersizdir, kimin ne olacağı önceden pek belli olmaz. Zaten adamlık anlayışımız başka başkadır. Kimi kaynağı ne olurda olsun, çok para kazanmayı adamlık sayar, böylelerini büyük adam sananlar vardır. Kiminin adamlığı torpille, dayıyla yüksek mevkilere çıkmak, caka satmaktır. Kiminin adamlığı herkese tepeden bakmaktır, kiminin adamlığı ona buna çamur atmaktır. Adamdan sayılmayan küçük adamlar bütün yükü çekerler de gık bile demezler, büyük adamlar gibi hazırdan yemezler, onun bunun sırtından geçinmezler. Asıl adam gibi adam olanlar bunlardır ama ne yazık ki değerleri bilinmez.

Adam var adamcık var yani! Adam tutarken, adam seçerken adamakıllı düşünmeli. Rodin’in “düşünen adam” heykeli ünlüdür. Buradaki adam ne düşünüyor acaba? Sakın, ne olacak bu insanların hali demiş olmasın! Kimi Özde kimi sözde adamdır. Sözde adamı bir şiirimde şöyle dile getirmiştim: “Kişiliği çember: Dönüyor/Merhameti komada: Ölüyor/İlgisi saman alevi: Sönüyor/Ağlayan var şurada: Gülüyor/Çevreyi durmadan kirletiyor/ Adama bak adama/ Yaşıyor(!)”

Bir fıkrayla limana götürelim peynir gemimizi.

Adamın biri Karadenizli dostunun konuğu olmuş. Ev sahibi onu gezdirirken yolları mezarlığa düşmüş. Mezar taşlarının üstünde yazı yerine dikey yatay çizgiler varmış. Adam bunların ne olduğunu merak etmiş. Şöyle demiş bizimki: “Şeref işaretidir bunlar. Şu üç dikey, bir yatay çizgi çok şerefli adamımızı belirtir. Vurdi vurdi vurdi, vuruldi demektir. Yanındaki de şereflidir: Vurmiş vurmiş vurulmiştir. Onun yanındaki de şerefli sayılır; vurmiş vurulmiştir.” Adam başka bir mezarın önünden geçerken hiçbir işaret görmez, “Peki bu kim?” diye sorar. Karadenizli yüzünü buruşturur; “Geçelim oni” der. “Ne vurmiş nede vurulmiştir o, eceliyle öldü, adam değildir.”

Şaka bir yana, adam gibi ölmesini bilmek de iyidir ama en önemlisi adam gibi yaşamak, adamlığına leke sürdürmemek, ne olursa olsun, adam olmaktan vazgeçmemektir.

Mal Beyanı
Can Yücel

1-Avşa adasında üç daire, dört üçgen, beş dikdörtgen
2-Gökyüzünde bi bulut
3-Bitlis'te beş minare
4-Biri yazlık, biri kışlık iki platonik sevgili
5-Büro mobilyası ve çelik kapı üreten bir fabrikanın öğle üzeri yaslanıp sigara içilen beyaz duvarı
6-Islıkla da çalınabilen dört anonim türkü
7-Palandökende bir palan, iki döken
8-Kastamonu'da üç kasto
9-Üç fay hattı
10-Bir çarşamba, iki perşembe, üç cuma
11-Dünyada mekan
12-Ahirette iman
13-Denizde kum
14-Uzayda yerçekimsizlik
15-Bi çuval gazoz kapaği
16-Bi kibrit kutusu sigara izmariti
17-On sekiz saç biti
18-Biri ingilizce 6 adet küfür
19-Yirmi tane boş naylon poşet
20-Sevenlerin kalbinde kurulmus bir taht
21-Bi sürü saç sakal, kıl, tüy, yün
22-Üç ayrı parkta üç ayrı belediyeye ait üç ayrı banka reklamlı bank
23-Bi ayakkabı çekeceği
24-İki büyük taş kütlesi
25-Bir adet ağaç gölgesi
26-Üç kuş kanadı sesi
27-Bi sürü kedi köpek
28-Bi marmara denizi
29-Camına yaslanıp seyredilen iki piliç çevirmeci
30-Her akşam karıştırılan dört çöp bidonu >
31-Çalıp çalıp kaçılan beş melodili apartman zili
32-Nakit 15 kuruş
33-Anne babadan kalma, yarısı yaşanmış bi ömür...

66.Sone
William Shakespeare

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen' e
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

Çeviri: Can Yücel

Onur Dolu Bir Yaşam Tercihi
1968 Melbourne Olimpiyatları. İki siyahi ve bir beyaz atlet... O gün, o üç kişi dünyaya öyle bir ders veriyorlar ki aradan yıllar geçmesine rağmen unutulmuyor ve o hikayenin üç kahramanı yıllar sonra tekrar bir araya geliyorlar. Bu yazıyı mutlaka okuyun.

Gençlik ve serdeki hafif anarşistlik... 200 metrede altın ve bronz madalya kazanan Amerikalı iki siyah atletin, Tommie Smith ve John Carlos’un siyah deri eldivenli yumrukları havada, başları önde posteri yıllarca hayal dünyamızı ve asıl oda duvarlarımızı süslemişti.
İtiraf ediyorum ki, Aynur Çağlı’nın o muhteşem haberini okuyana kadar aynı karede önde duran, gümüş madalyalı Avustralyalı beyaz atlete hiç dikkat etmemişim. Adı Peter Norman imiş...
İşte bu atlet geçen hafta öldü. Haberin ve konunun tekrar gündeme gelmesinin sebebi budur.

Gelelim hikayeye...
Mexico City’de 200 metre finali koşulmuş. Amerikalı (siyah) atletler Tommie Smith ile John Carlos birinci ve üçüncü gelirken, ikinciliği Avustralyalı (beyaz) Peter Norman kazanmış.
Madalya töreni için bekledikleri sırada, Carlos, Peter Norman’ın yanına gelerek sormuş:
- İnsan haklarına inanıyor musun?
- Evet, inanıyorum.
- Peki ya Tanrı’ya?
- Bütün kalbimle...

Bunun üzerine, iki siyah atlet kafalarındaki eylem planını açıklamışlar, Norman tereddütsüz katılmış:

- Ben eyleminizi destekleyeceğim, bana ne yapmam gerektiğini söyleyin!

İlk defa, o günler için müthiş bir provokasyon hatta devrim sayılacak bir eylem planlıyor iki genç adam: Amerika’daki ırk ayrımcılığını ve siyahlara reva görülen fakirliği ve ikinci sınıf vatandaşlığı protesto edecekler... Ama nasıl?

Fikir Norman’dan geliyor: bir çift siyah deri eldiven buluyorlar, sağ tekini Tommie, sol tekini John eline geçiriyor; fakirliği sembolize etmek için çıplak ayakla kürsüye çıkıyorlar, başları kederle öne eğik, sıkılı yumruklarını havaya kaldırıyorlar. Önlerinde duran beyaz atlet Peter Norman da, dayanışmasını göstermek için kalbinin üstüne ‘İnsan Hakları İçin Olimpiyat Projesi Hareketi’nin kokartını iğneliyor. Amerikan milli marşı çalarken plan icra ediliyor ve eylem koyuluyor.
Ve tabii (hatırlıyorum) dünya birbirine giriyor. Amerika ayağa kalkıyor. Olimpiyatlar bile gölgede kalıyor, dünya gazeteleri yumrukları havada siyah atletlerin fotoğrafını birinci sayfadan veriyor...
Amerikan Olimpiyat Komitesi iki siyahın spor kariyerini o saniye bitiriyor. Eylem amacına ulaşmış, Amerika’daki zenci azınlığın durumu dünya gündemine girmiştir. Smith ve Carlos spor hayatlarını (ve buna bağlı olarak geleceklerini) feda etmişler ama dünya tarihine geçmişlerdir. Dünyadaki yüz milyonlarca ezilmiş siyahın ilahı haline gelmişlerdir.
Peki ya Avustralyalı beyaz Peter Norman?
Meslektaşım Aynur’un anlattığına göre, Norman’ın da hayatı kararmış.
Tommie Smith diyor ki:
“Peter, bir beyazdı. O günlerde siyahların haklarını savunma cesareti gösteren, onurlu ve belkemiği sahibi beyaz çok azdı. Peter, Avustralya’ya döndüğünde kimse yüzüne bakmadığı gibi, herkes tarafından yargılandı. Onun da atletizm kariyeri bitti, spor çevrelerinden dışlandı. Tehditler, işsizlik ve tecrit nedeniyle öyle sıkıntılı günler yaşadık ki, üçümüzün de ilk evliliği sona erdi.”
Avustralya Devleti Norman’ı ölene kadar affetmemiş ama... Norman intikamını mezara götürmüş: 1968 Olimpiyatları finalinde ikinci olurken kırdığı 200 metre Avusturalya rekoru hâlâ, 38 yıl sonra kırılamamış.
Ölene kadar süren ‘eylem kardeşliği’
İki amerikalı ve bir Avustralyalı ‘lanetli’ atletin o gün başlayan ‘eylem kardeşliği’ ve dostlukları ömür boyu sürmüş. Aradan geçen 38 yıl boyunca, yazışmışlar, buluşmuşlar, görüşmüşler.
Ta, geçen hafta, Peter Norman evinin bahçesinde kalp krizi geçirip 64 yaşında ölene kadar.

Melbourne’de yapılan cenaze töreni. ‘Onurlu beyaz atlet’ Peter Norman’ın tabutu, Tommie Smith (solda) ve John Carlos’un omuzlarında!
Üç ‘eylem kardeşi’ son kez omuz omuza...
Nasıl, muhteşem bir haber değil miymiş?
Bu habere neredeyse tam sayfa ayıran Star’a bravo. Ve tabii Aynur Çağlı’ya da kocaman bir bravo. Final onun ağzından:

“Cenaze töreninde Carlos ile Smith’in yanına gidip ‘Siz Mexico City’de yumruklarınızı havaya kaldırdığınızda, biz Türkiye’deydik. Şeref kürsüsündeki fotoğrafınız o gün bize ve kuşağımıza çok şey öğretti’ dediğimde, Carlos yüzünde içten ve gururlu bir gülümsemeyle eğilip,‘Bizim de bütün amacımız buydu zaten’ dedi.”
(Star, 16 ekim)

Bilmeyenle Tartışma
Hindistan"da çok ünlü bir ressam varmış...
Herkes bu ressamın yaptıklarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş...
Ve onu "Renklerin Ustası" anlamına gelen Ranga Çeleri olarak tanısak da,kısaca ona Ranga Guru derlermiş...
Onun yetiştirdiği bir ressam olan Raciçi ise,artık eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak Ranga Guru'ya götürmüş;ondan resmini değerlendirmesini istemiş.

Ranga Guru:
- 'Sen artık ressam sayılırsın Raciçi...Artık senin resmini halk değerlendirecek.'diyerek resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yerine koymasını istemiş.
Yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş.
Raciçi denileni yapmış ve birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki,tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor. Çok üzülmüş...
Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki...
Alıp resmi götürmüş Ranga Guru'ya ve ne kadar üzgün olduğunu söylemiş.
Ranga Guru üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş.

Raciçi yeni bir resim yapmış ve tekrar Ranga Guru'ya götürmüş.
Resmi tekrar şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş Ranga Guru.Ancak;bu defa yanına bir palet dolusu çesitli renklerde yağlı boya,birkaç fırça ile birlikte.
Ve yanına,insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı ile birlikte bırakmasını istemiş.
Raciçi denileni yapmış...
Birkaç gün sonra gittiği meydanda görmüş ki resmine hiç dokunulmamış;fırçalar da, boyalar da kullanılmamış..
Çok sevinmiş ve koşarak Ranga Guru'ya gitmiş,resme dokunulmadığını anlatmış..

Ranga Guru:
-'Sevgili Raciçi, sen birinci konumda insanlara firsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşabileceğini gördün...
Hayatında hiç resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı.
Oysa ikinci konumda onlardan hatalarını düzeltmelerini istedin,yapıcı olmalarını istedin...
Yapıcı olmak eğitim gerektirir.
Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye kalkmadı, cesaret edemedi...
Sevgili Raciçi,mesleğinde usta olman yetmez, bilge de olmalısın...
Emeğininin karşılığını, ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın.
Onlara göre senin emeğinin hiç bir değeri yoktur...
Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma.' demiş.

Erkan Oğur
1954 yılında Ankara'da doğdu. Müzikle ilgilenmeye, çocukluğunun geçtiği Elazığ’da başladı. Keman ve bağlama öğrenmeye de o yıllarda yöneldi. Liseyi Ankara’da tamamladıktan sonra özellikle babasının isteği üzerine fizik-kimya öğrenimi görmek için Almanya’ya gitti.

1973 yılında gitar öğrenmeye başlayan Oğur, Doğu müziğindeki sesleri de kullanabilme gereksinimden dolayı birkaç yıl içinde perdesiz gitarı yaparak müziğe kazandırdı. Almanya ve Avrupa’nın öteki ülkelerinde gitarcı olarak çalıştı.

1980 yılında Türkiye’ye dönerek İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarına girdi. 5 yıllık eğitimi tamamlayan Erkan Oğur, askerlik dönüşü sonrasında konservatuarda ud dersleri verdi. Aynı dönemlerde öncelikle Fikret Kızılok ve Bülent Ortaçgil olmak üzere birçok müzisyene perdesiz gitarla eşlik etti. Birçok konser verdi.

1989’da Amerika’ya giderek birçok sanatçıyla ağırlıkla Blues olmak üzere çalışmalar yaptı. Perdesiz gitarın Batı müziğe girmesini sağlayan Oğur’un, perdesiz gitarla yaptığı bir albüm Almanya’da liste başlarına tırmandı.

Müzikteki arayışlarının yanında, çalgılardaki geliştirme çalışmalarını Kemal Eroğlu ile birlikte sürdürmektedir.

Türkiye ve Türkiye dışında birçok konser veren Oğur, Fahir Atakoğlu, Bülent Ortaçgil, İsmail Hakkı Demircioğlu ve Okan Murat Öztürk gibi birçok sanatçıyla çalışmalarını sürdürmektedir.

Boşver Be Yaşı Başı!
Can Yücel

gönlün ne kadar şık sen ondan haber ver?..
şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan,
sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna, ondan haber ver?
koyma bir kenara yüreğini, aç kapılarını,
gelene geçene yol verme girsin diye içeri ama
gömme başını toprağa bir çift güzel göz uğruna.
Bilirim yine yeşerecek bir çiçek bulursun bir dalda,
ama aklını kaybedecek bir aşk varsa avuçlarında,
bırak aksın yollarına.
yağ geç, yık geç, kimse inanmazsa inanmasın.
sen inan yüreğine,
hem ona geçmezse kime geçer sözün?..
büyü büyü...
bak ellerin ayakların kocaman.
aklın da maaşallah yerinde,
e ne diye tutarsın yüreğini uçmasın diye.
akıllı ol, yüreğin gelir peşinden,
boşver yaşı başı,
aşk var mı aşk, sen ondan haber ver?

takılmışsın yüzündeki gözündeki çizgilere.
o çizgilerin yüreğine neler kazıdığını düşün,
atmak mı istiyorsun kendini bir dereye soğuk bir kış günü,
öl gitsin...
parayı pulu savurup,
bir balıkçı köyünde balık tutmak mıdır isteğin,
savrul gitsin...
Boş ver be yaşı başı,
kim tutar seni kim,
kendi yüreğinden başka kim?.
Aklını al da öyle git,
ister bir duvara, ister bir odaya, ister kıra bayıra vur da git.
Dert etme ellerini, onlar da gelir seninle bırakmadıkça birine.
O biri de gelir gerçekten istediğin oysa,
seveceksen ve öleceksen uğruna...
yaşa be, yaşa da öyle git, gireceksen toprağa...

yaş 70'e gelse bile, hayat daha bitmemiş.
sen mi biteceksin?
çekeceksen bile bayrağı,
yaşadım ulan dibine kadar diyemiycek misin?

Dişlerin Arasına Sıkıştırılan Kalemle Yazmak...
Cezmi Ersöz

Günlerdir uğraşıyorum... Ama olmuyor... Yapamıyorum... Tükenmez kalemi dişlerimin arasına alıp önümdeki kağıda bir şeyler yazmaya çalışıyorum... Kalem kağıttan kayıyor... Harfler bir türlü oluşmuyor... Dişlerim acıyor...Kağıt yırtılıyor... Kalem dişlerimin arasından düşüyor... Yeniden kalemi dişlerimin arasına sıkıştırıyorum... Yeniden yazmaya başlıyorum... Bu kez birkaç sözcük yazmayı başarıyorum... Zorluyorum kendimi, ama en fazla bir cümle yazabiliyorum... Yoruluyorum... Ağzımdan akan sular kağıdı ıslatıyor... Kötü oluyorum... Kağıdı gömleğimin ucuyla siliyorum, yeniden yazmaya devam ediyorum... Ama yine olmuyor, başaramıyorum... Sonra bir yerde küçük bir kurşun kalem buluyorum, tam dişlerime uygun, onunla yazmaya koyuluyorum, ama kurşun kalem ağzımda ıslanıyor... Islandıkça üzerinde boyası soyuluyor... Küçük parçalar boğazıma kaçıyor... Yazmaya ara verip bu parçaları tükürmek zorunda kalıyorum... Kurşun kalemle de olmuyor... Olmuyor; ben dişlerime sıkıştırdığım bir kalemle yazamıyorum, bunu anlıyorum... Ve bunu anlar anlamaz, okumayı yazmayı öğrendikten bu yana, neredeyse yirmi yıldan fazla bir zamandır nereye ne yazdıysa hep dişlerinin arasına aldığı kalemlerle yazan Oğuz kardeşimi düşünüyorum...

Önümde bana yazdığı iki mektup duruyor: Biri iki sayfa, diğeri bir buçuk sayfa... İki mektubunu da dişlerinin arasına aldığı tükenmez bir kalemle yazmış... Her biri üç, dört saatini almış... Kendisi çivi yazısı da dese, öyle okunaklı, öyle güzel bir yazısı var ki eğilip öpüyorum tek tek harflerini... Bu harflerdeki sevgiyi, yaşama sevincini, bu harflerdeki direnmeyi ve umudu öpüyorum... Ankara'da bir imza günümde tanıştığım Oğuz Mucurluoğlu doğuştan spastik özürlü... Ne ellerini kullanabiliyor, ne de ayaklarını... O kendini bildi bileli tekerlekli sandalyeye mahkum... Sandalyeden indiği zamansa onu ya annesi kucağına alıyor, ya da o bir başına dizlerinin üzerinde ilerlemeye çalışıyor... İnanın, o benden hiçbir şey istemedi, sadece kendisini anlattı... Beni yaz demedi... Beni insanlara anlat demedi... Bunu ondan ben istedim... Ona telefon açtım ve seni anlatmak istiyorum dedim... Çünkü onu tanıdığımdan beri kendimden, şikayetlerimden, yılgınlıklarımdan utanmaya başlamıştım... Size onu yazarsam, siz onu tanırsanız bu utancımdan biraz olsun kurtulabilirim diye düşündüm...

Canım Oğuz kardeşim, senden öğrenecek ne çok şey var... Çünkü en sıradan, en basit şeyleri ne denli büyütüyoruz... Ne çabuk küsüyoruz insanlara... Her şeyi nasıl da elde var bir sayıyoruz... Yazabilmeyi, parmaklarımızla bir dondurma külahı tutabilmeyi, el sıkışmayı, bir kediyi okşayabilmeyi, yağan yağmura ellerimizi uzatabilmeyi, istediğimiz kadar yürüyebilmeyi, delice koşmayı, her şeyi nasıl da hiç sorgulamadan en doğal hakkımızmış diye yaşıyoruz... Sevgili Oğuz, sen bunların hiçbirini yapamazken, gözlerindeki o yaşama sevinci, o büyük inanç, o sonsuz direniş nereden geliyor? Söylesene... 29 yıldır yaşadığın onca eziyeti, onca zorluğu nereye sakladın? Söylesene... Yaşama senin gibi bağlanabilmek için ellerimizi, ayaklarımızı, gövdemizi kaç yıl bir tekerlekli sandalyeye mahkum etmemiz gerekir?... Hayata yeniden ve senin gibi ve dopdolu yürekten bir merhaba demek için kaç yıl bir odaya, bir dost sese, çilekeş bir anneye muhtaç olmamız gerekiyor? Söylesene...

Senin bir baban vardı değil mi?... Şu an yaşıyor ve seni yılardır aramıyor bile olsa senin için çoktan ölmüş bir baban vardı değil mi?... Seni daha çok küçükken doktora götürmüştü... Belki tedavin mümkün değildi, belki artık çok geçti ama bütün bunlar senin suçun değildi, sana bütün bunları yaşadığın bu ülke, bu imkansızlıklar hazırlamıştı... Eğer doğduğun o ilk günler hastanelerde yer olsaydı, eğer kanın değiştirilebilseydi, eğer bunların olabilmesi için güçlü ve zengin bir çevrede dünyaya gelseydin... Bu ülke böyle adaletsiz, sağlık sistemi böyle çürük, koşullar bu denli yetersiz olmasaydı bu gün seninle başka şeyleri konuşuyor olacaktık... Bugün ne ben senin yaşama sevincinden utanç duyacak, ne sen bana iki sayfalık mektubu dişlerini kanata kanata dört saatte yazacaktın...

Hem senin bir baban vardı değil mi Oğuz?... Muayene için gittiğiniz doktordan, senin iğneyle öldürülmeni isteyen bir baban vardı...

Avrupa'da senin durumunda birini iğne yaparak öldüren doktorun tutuklanmasını protesto eden; "Ne iyi, hem hasta hem de ailesi kurtuldu, o doktor bence en doğrusunu yapmış" diyen bir baban vardı...

Bu konuşmalar senin yanında olmuştu... Bir babana, bir doktora bakmıştın neye karar verecekler diye... Susarak onları dinlemiştin... Kaderin senin yanında konuşuluyordu... Sonra baban içindeki o derin sevgisizlikle hızını alamamış doktora seni göstererek; "Alın bunu, kesip biçin, inceleyin, onu tıbba hizmet için size bırakıyorum" demişti... Senin bir baban vardı değil mi?...

Yine de susmuştun sen... Gerçeğin daha katısı var mıdır?... Daha koyusu, daha acımasızı?... Bundan daha büyük çaresizlik var mıdır?... En çok hangi haksızlığa isyan edilebilir?... Yine de susmuştun... Ta ki doktor ayağa kalkana, yürüyene kadar... Babanın özürlü olduğun için iğneyle öldürmeni istediği doktor bir topaldı... Bir insanın topal olduğuna belki ilk kez o gün, o an bu denli çok sevinmiştin... Yalnız olmadığını ve o an bu doktorun seni yok edilmesi gereken bir fazlalık olarak gören bu dünyada sana herkesten daha çok yakın olduğunu hissetmiştin... Ne yaşasanız ve neler görseniz bile yine de öğrenecek ve anlayacak ne çok şey kalıyor geride...

Zulmün o ele geçmez ve anlaşılmaz yüzüyle göz göze gelirken, aynı anda sevgi ve şefkatin o uçsuz bucaksız ülkesini görüyorsunuz... Zulüm ve şefkat... İki komşu ülke... Birinin bittiği yerde öbürü başlıyor... Oğuz'un hayatı bu iki ülke arasında acıyla ve hep dizlerinin üzerinde koşarak geçmiş... Babasından zulmü öğrenmiş, annesinden şefkati...

Onun zulüm ülkesinden küçük bir ayrıntı: Babası, annesini döverken ona daha çok acı verebilmek için şövalye yüzük yaptırmış... Bu yüzüğü ve annesinin çığlıklarını unutamamış hiç... Uçsuz bucaksız bir ülke zulmün ülkesi, biter mi?... Ve hiç biter mi şefkatin ülkesi?... Annesi yıllar boyunca sırtında, yağmurda, çamurda her ve koşulda onu okullara taşımış... Hiçbir özürlüyü düşünmeden yapılan sokaklardan, kaldırımlardan, otobüslerden geçerek ve bir kez olsun "yeter artık ben tükendim" demeden onu taşımış gitmesi gereken her yere... O dışarı çıkamayınca ise dünyayı eve çağırmış... İyi kalpli sokak çocuklarını, güler yüzlü ve sevecen komşuları, her an yardıma hazır, o fedakar üniversiteli gençleri...

O geçerken hep acı veren zaman ancak böyle hafiflemiş, yaşamak denen o büyük çile her şeye rağmen böylesi güzel anlamlar dolmuş...

Oğuz'u böyle güzel ve hafiflemiş anlarında değil, en çok bir başına, yapayalnız kaldığında düşünüyorum... Akşam olup konuklar evlerine döndüğünde, annesi odasına gidip yattığı, el ayak çekildiğinde, kendisiyle ne konuştuğunu, pencereden seyrettiği ıssız sokakların onda ne uyandırdığı, evlerinin önünden geçen arabanın içinden dışarı taşan o kahırlı müziğin onu nerelere götürdüğünü, gece ansızın bastıran yağmurun altında tek başına yürüyen uzun saçlı bir kızın onda hangi özlemleri uyandırdığını...

Ben Oğuz'u en çok yalnızken düşünüyorum... Bir başınayken... Ona kimse yardım etmezken... Bir cehennemi andıran, o dört kez girdiği üniversite sınavlarında... O hiçbir bedensel sorunu olmayan yaşıtlarıyla beraber girdiği bu sınavlarda, dişlerinin arasına aldığı kalemiyle, o korkunç ve zalim zamanla yarışarak, kan ter içinde toplama, çıkarma işlemlerini yaparken düşünüyorum...

Onun böylesi anlarını hayal ettikçe kendimi daha eksik görüyor, çünkü bugünlerde onu düşündükçe ellerimden, ayaklarımdan daha çok utanıyorum... Bu utanç bana yitirdiğim hayatın anlamını hatırlatıyor... Bu yüzden bugünlerde bana hayatın anlamı nedir? diye sorsalar hiç düşünmeden "Oğuz'un dişlerinin arasına aldığı kalemle yazdığı mektuplar ve yazılar" derim...

Ona Gazi Üniversitesi Çevre Bölümü'nü kazandıran bu haklılık bana yitirdiğim hayatın anlamını hediye ediyor işte... İşte bu yüzden bu günlerde hiçbir şeye kızmıyor, içerlemiyorum... Hiçbir şey beni yıldırmıyor... Ve ne zaman böylesi duygulara kapılacak olsam aklıma Oğuz ve dişlerinin arasındaki kalemi geliyor... Ne zaman böylesi duygulara kapılacak olsam; önce gülüyorum kendime, sonra da tereddütsüz küçümsüyorum duygularımı... Ama ben ne hissedersem hissedeyim, nereye gidersem gideyim, zulüm er geç gizlendiği yerden çıkageliyor... Geçmişten ve gelecekten geliyor... Hiç ara vermeden... Biraz olsun soluk almadan çıkageliyor:

Oğuz, Gazi Üniversitesi'ne kaydını yaptırdıktan birkaç gün sonra babası sekreterliğe gidip; "Bu çocuk özürlü, okuyamaz kaydını silin" demiş... Ve çocuğunun bu okulda okuyamayacağını ikna edebilmek için oradaki görevlilere uzun bir süre dil dökmüş... Hem hayatın, hem de doğanın zulmünü onca iyi bildiği halde bunu anlamakta o bile güçlük çekmiş... Bir baba üniversiteyi kazanan oğlunun kaydının silinmesini nasıl ister? diye sordu bana hem mektuplarında, hem de telefonlarda...

Peki, böyle bir babanın oğlu, bu koşullarda; üstelik elleri ve ayakları tutmayan, tekerlekli sandalyeye mahkum bir insan üniversiteyi nasıl bitirir?... Üstelik ardından Yeni Mahalle Belediyesi'ne kadrolu eleman olarak nasıl girer?... Uğur Mumcu Vakfının verdiği yazarlığa hazırlık ve felsefe eğitimi alıp ve bu vakfın gönüllü üyesi olduktan sonra, özürlü insanların sorunlarını ele alan "Sevgi Çemberi" adlı derginin Ankara temsilciliğini bir süre yürüttükten sonra, şimdi de İskenderun' da çıkan "Lâl Dergisi"nde nasıl yazarlık yapar?...

Bütün bunların ve bundan sonra olacakların sırrı hep aynı yerde bence: Oğuz'un dişlerinin arasına aldığı o kalem... O kalemle yılmadan yazdıkları...

"Bu yazıyı okuyan ve seni aramak isteyenlere telefon numaranı verebilir miyim?" diye izin istedim ondan... O çoktan hazırdı hayatını herkesle paylaşmaya ama yine de annesine sormadan edemedi... Telefondan duydum:

Annesi de bu teklifi hiç tereddütsüz kabul etti... Zulüm kimi zaman tahammül edilmez olduğunda, hayat üzerinize geldiğinde, "artık yıldım, sorunlarımın üstesinden gelemiyorum" dediğinizde, zorluklardan bıkıp usandığınızda Oğuz'u arayın... Sohbet edip dertleşin onunla... İyiyken ve mutluyken de arayın onu... Ona yürüyemediği ve bir yere gidebilmek için hep başkalarına muhtaç olduğu halde hayata nasıl bu denli bağlı olabildiğini... Ona odasını ağzıyla nasıl temizleyip düzenlediğini, hatta nasıl tavla oynayabildiğini sorun...

Bunca haksızlığa ve şanssızlığa uğramışken onun için mutluluğun ve özlemin ne demek olduğunu; ve en çok onu yıllardır sırtında taşıyan annesini sorun... Aşklarını, sevgililerini, hatta herkesin yaptığı işten dolayı küçümsediği bir telekıza nasıl gönülden bağlandığını sorun... Tam evlenme aşamasında nasıl terk edildiğini de sorun... Evine gelip giden ve onu istediği her yere büyük bir sevinçle götüren o iyi kalpli ve sevgi dolu arkadaşlarını sorun... Sekiz yıl önce evden ayrılan ve bir daha ne onu ne de annesini arayıp soran babasını sorun... Ona zulmün ve şefkatin ülkesini sorun...

Sonra bir an için kendinizi onun yerine koyun... Ellerinizi, parmaklarınızı hiç kullanamadığınızı düşünün...

Ve sonra, evinizde el ayak çekildikten, odanızda tek başınıza kaldıktan sonra önünüze beyaz bir kağıt koyup ve kaleminizi dişlerinizin arasına alıp, o çok sevdiğinize bir kez de böyle mektup yazmayı deneyin.

Seninle Bütün Hayatını Aldatan Hayalet
Cezmi Ersöz

Tek başına bir odada kalıyordun. Odanın duvarları baştan başa camdı. Baştan başa sımsıcak ruhtu&
Odanın ortasında çırılçıplaktın. Bir sandalyede oturuyordun. Odan ılık, tanıdık, hiç kesilmeyen bir rüyanın ortasında salınıyordu. Yüzünden dünyadaki bütün zamanlar geçiyordu. Yüzündeki bütün zamanları özlüyordum& Yüzünün bütün zamanlarının dışındaydım.
Odanda tek başınaydın, ama o büyüsünü, o derinliğini yaşamayı çok arzulasam da, yine de nerede olduğunu bilmediğim dünyaya senden gidiliyordu& Senin gözlerinden görülüyordu& Senin gözlerinden görülüyordu benim sonsuz düşüm& Sonsuz kayıplığım& Varlığımın bir parçası sana gitmiş, bir parçası bende kalmıştı. Varlığımın sende olan parçası seninle gerçek dünyaya, başka ruhlara, öteki hayatlara gidiyordu&
Beni içeri, odana, yanına almamıştın.
Varlığımın en sahici, en cesur, en erdemli yanı içerde, seninle kalmıştı, seninle gitmişti öteki hayatlara, başka ruhlara&
Böyle başlamıştı o büyük dışlanmam.
Ömrüm odanın kapısında, beni içeri çağırmanı beklemekle geçmişti&
Yaşamadım diyemem, yaşadım.
Sevgilerim oldu. Başarılar kazandım. Misafirler geldi evlerime& Çılgın, başıboş, şımarık, ihtiras dolu yaz akşamlarım oldu& Sevgi dolu mektupları aldım. Telgraflar, çağrılar& Yolculuklara çıktım. Beni karşılayanlara el salladım sevinçle, içim kamaşarak& İştahlıydım. Arzularım hiç dinmeyecek gibiydi& Doğum günlerimde pastamı keserken herkese ve kendime hak ettiğimizden daha çok şans diledim hep&
Ama yine de unutamazdım senin kapında bekletildiğimi, beni içeri almadığını, varlığımın en anlamlı, en sahici parçasının sende kaldığını, o ikiye bölünmüşlüğümün derin sızısını unutamazdım, bunun yıllarca süreceğini ve de hiç dinmeyeceğini&
Bazı geceler penceremi açar derin nefesler alırdım. Nefes alırken gücümü daha da artırsın, acılarımı bana unuttursun diye Tanrıya yaranmak geçerdi aklımdan.
Doğanın ayrılmaz bir parçasıydı odan. Odan doğadaki o en ağırbaşlı cinayetlerin ortasında sessizce beklerdi& Daha da ısınırdı sahipsiz ruhlardan yapılmış camları& O camları kırabilsem, sana dokunabilsem, kendimi sana inandırabilsem kainatın bütün şefkati, bütün sevgisi içime akacaktı, biliyorum&
Yaşarken hiç tatmadığım bu duygu elimi uzatsam dokunabileceğim kadar yakındı sanki. Ama neden bu kadar uzaktaydı, hiç anlayamıyordum& Bilmek çözer sanıyordum bu muammayı& Bu uzaklığa çalışırsam beni içeri alırsın diye düşünüyordum&
Çünkü yaşadığım şehirlerden en umutsuz durumlardan büyük vaatler, büyük sürprizler çıkarıyorlardı karşıma insanlar& Sanki insanlar o büyük kayboluşlarını unutturmak için bir arada yaşıyorlardı&
Ben de o insanlardan biriydim ve bir gün kapını açıp beni içeri alacağını, bir gün beni gerçekten seveceğini sanıyordum&
Bu yüzden dünyadaki hiçbir şey üzerinde dikkatimi yoğunlaştıramıyordum. Bu hayatta hiçbir şeyi tam yapamıyordum. Görenler kendimden intikam alıyorum sanıyorlardı&
Sonsuz bir ertelemeydi hayatım.
Aslında bu bir gecikmişlik değildi. Hayattan istifa etmek de değildi. Hem sen olmadan nereye gidebilirdim ki? Ben senden uzaklaştığımda gecikmiş olurdum her şeye, seni sevmekten vazgeçtiğimde intikam almış olurdum her şeyden, seni sevmekten vazgeçtiğimde intikam almış olurdum kendimden&
Uzağa, istediğim uzaklara gitme şansım ancak yanında olursam mümkündü. Çünkü ne zaman içime baksam yüzünden geçen bütün zamanları, bütün özleyişleri, yüzünden gerçek dünyaya açılan yolları, başka ve öteki hayatları görüyordum& Yüzünde varlığımın sende kalan parçasını görüyordum. Böyle zamanlarda yüzünde, acıyla gölgelense de bağışlayan bir gülümseme olurdu. Ve bu gülümseme senin beni bir gün içindeki varlığımla buluşturacağını hissettirdi&
İşte o zaman bu sürgün bitecekti&
İşte o zaman yaşadığım bütün endişeler, bu suçluluk, değersizlik duyguları, bu korkular, bu günaşırı intiharlar bitecekti&
Bunu bile bile yaşamak nedir bilir misin? &
Geri döneceğini bile bile tanımadığın, sana hep yabancı yollara düşmek&
Karşına çıkan herkeste seni aramak& Seni hatırlattığı için birine âşık olduğunu sanmak& Sen olmadığını bile bile, bütün hayatını bu ilişkiye adamak için çırpınıp durmak&
Bunu bile bile yaşamak nedir bilir misin? &
Düşünsene, ben seninle düşlerimi, heyecanlarımı, çocukluğumu, acılarımı aldattım&
Seni unuturum diye yaşamaya başladığım her aşkı, ben yine seninle aldattım&
Sen beni içine almadığından beri yıllardır ben seninle kendimi aldattım&
Bir tek seni sevdiğim doğruydu& Ve bu doğru yüzünden hayatım yalana battı&
Sen beni dışladığından beri beni sevenlere bir hayalet hediye ettin&
Tepeden tırnağa aşka, tepeden tırnağa özleme batmış bir hayalet&
Bu hayaletin içinde beni değil seni gördüler hep. Çoğu bu hayalete dayanamayıp çekip gitti&
Kimisi senin beni beklettiğin kapıda, beni bekledi. Seni beklemekten yorulur, onunla birlikte çekip giderim diye buralardan&
Ve ben en çok onların sevgisine inandım. En çok onlara derinden üzüldüm. Ve hep merak ettim, karşılıksız ve onca yıl bir hayaleti nasıl böylesine sevebildiler diye& Dünyanın iyi bir yer olduğuna ve yaşamak için çok sebep bulunduğuna bu insanların bir hayalete duydukları o akılalmaz, o sonsuz sevgileri yüzünden bir kez daha inandım&
Seni unutmak için başladığı her aşkı yine seninle aldatan bir hayalete&
Seninle kendini, bütün hayatını, düşlerini, çocukluğunu, yaşadığı bütün acıları aldatan bir hayalete&
Bir tek sana duyduğu sevgisi doğru olan, bu yüzden bütün hayatı büyük bir yalan olan hayalete&

Aşk ve Yurtsuzluk
Cezmi Ersöz

Usul usul azalıyordu sevgisi, kalbi soğuyordu...
Aynı masada, yanyana oturuyorduk, ellerinden tutuyordum. Akıntıya kapılmış bir çiçek gibi bilmediğim, bilmediği uzaklıklara doğru gidiyordu. Öyle acı çekiyordu ki sevgisinin azalmasından. Seni artık özlemiyorum, eskisi gibi içimi acıtmıyorsun, bu benim için ne büyük acı biliyor musun, derken sesi titriyordu.

Dalından kopmuş bir çiçek gibi unutuluş denizinde usul usul sürükleniyordu. Sevgimiz yurtsuz kalmıştı şimdi.
Can çekişen bir hastayı ölümüne hazırlar gibi, nefesimi tutmus saçını okşuyordum durmadan. Sevgisi, yaralanmış çocukluğumuzu ve dünyayı değiştirmeye yetmemişti.

Hayal kanatları yanmış sevgisini öksüz kalan sevgime kattım. Sevgisi biterken gözlerime son bir kere baktı. İnanmıştı çektiğim ıstıraba.

Son anda sarıldı bana:

Hadi, sen de benimle gel, birlikte karışalım kayboluşa, dedi.

Yapamam, dedim, istesem de yapamam. Bu sevginin ömrünü beklemeliyim. Bu sevginin beni götürdüğü yere kadar gitmeliyim. İçimde sırrın, kimseye benzemezliğin sızısı, yarım kalan yolculuğun aşk yüzlü
çocuğu var.

Sevgisi soğurken son tesellisi, son kıskançlığı, son umudu bu olmuştu...

Kafka Market
Cezmi Ersöz

Tesadüf perisi dün yine beni şaşırttı. Aksaray'da Kafka isimli bir markete rastladım. Kafka'nın üstündeki bez afişte de Kafka Market'te et ve şarküteri satışına başlandığı yazıyordu. Randevuma gecikmek pahasına hemen otobüsten indim. Heyecan ve şaşkınlıkla Kafka Market'e girdim...

Kapının hemen yanında oturan kasiyer kızlar beni soluk soluğa görünce telaşlandılar. Onlara hemen Kafka Market'in sahibi ile görüşmek istediğimi söyledim. Hemen şimdi! Kasiyer kızların telaşı daha da arttı. Yarattığım panik, diğer market görevlileri ve alışveriş eden birkaç müşterinin de dikkatini çekti. Herkes bana doğru yöneldi. Ne oldu beyefendi, nedir bu telaşınız? diyerek yanıma geldiler. Derhal! dedim. Derhal buranın sahibiyle görüşmek istiyorum.

O sırada kravatlı, bıyıklı, esmer bir adam depodan koşarak çıkageldi. Buyrun beyefendi, kusura bakmayın, dedi: Otobüsten gördüm. Marketinizin addı beni çok etkiledi. Kafka benim en sevdiğim romancıdır. Aslında ona romancı da dememeli. Çağdaş bir mesihtir o bana göre. Milan Kundera da onun geleceği gören şair-romancı olduğunu söyler. Bilirsiniz. Roman Sanatı adlı kitabında...

Sorumlu müdür şaşkınlık içindeydi: Ne romancısı, ne Milan Kundera'sı beyefendi... Bir yanlışlık var galiba, dedi, kibar, ama gergin bir ses tonuyla.

Nasıl yanlışlık olur? dedim. Dünyada kaç tane Kafka var ki. İşte siz de o büyük romancının adını marketinize koymuşsunuz, bundan daha ilginç, çarpıcı ne olabilir? Artık sorumlu müdür sinirlenmişti: Beyefendi, ben Kafka'yı tanımam, kendisini de hiç görmedim, dedi.

Ben hayal kırıklığının kıyılarında dolaşırken, bu arada içeri Kafka Market'in sahibi girdi. Kahvede okey oynuyormuş, kasiyer kızlardan biri koşarak gidip çağırmış. Herhalde Market'e tuhaf biri geldi. Kafka diye bir romancıyı sorup duruyor demiştir. Marketin sahibi yüzündeki teri silerken, Buyurun beyefendi, sorun nedir? diye sordu. Efendim dedim. Marketinize ünlü romancı Kafka'nın adını koymanız beni çok heyecanlandırdı ve çok sevindirdi de, sizi tebrik etmek için geldim dedim. Market sahibi zararsız bir deli olduğuma kanaat getirmiş olacak ki, derin bir soluk aldı: Yok kardeşim, ne romancı Kafka'sı diyorsun sen. Bu Kafka, Kafkas Kartalı'nın kısaltılmışıdır. O kadar. Ben esasen o kartalı çok severim de. Gökyüzünde öyle bir süzülüşü vardır ki, bir görseniz. Ah Kafkas Kartalı ah. Ya canım, böyle işte...

Marketten boynum bükük çıkarken, şu tesadüf perisinin son günlerde bana pek de olumlu sürprizler yapmadığını düşündüm. Ama olsun. Yine de ben onu şaşırtmaya devam edeceğim. Yeter ki o şımarmasın; ben bu şehirde ve bu ülkede hayal dünyamı hor görmeye devam ederim...

Bazen Aşk Gider...
Cezmi Ersöz

Bazen aşk gider... ve hayatta gider onun peşinden terk edildiğin yerde öylece kalakalırsın bir sabah uyanırsın ki gözünü açtığın ömür senin ömrün değildir.

Aynada tek parça görünen bedenin aslında lime limedir nefes diye içine çektiğin ciğerlerinde parçalanmış aşkının cam kırıklarıdır her sabah ölmeyip neden uyandığına lanet edersin bazen aşk gider önünde bir kadeh rakı küllükte bir ölüm dolusu izmarit öylece bakakalırsın arkasından..kulağın hiç çalmayacak olan telefondadır zaman dursun saatler hiç geçmesin istersin tanrım ne olur gerçek olmasın ne olur güneş doğmadan geri dönsün teninde baksa tenin kokusunu getirse bile dönsün yeter ki hiçbir şey sormam ona bu geceyi yaşanmamış sayarım unuturum yeter ki aşık olmasın...içimde durmaksızın çığlık atar dualar ama bazen aşk gider ve o çaresizce yalvardığın tanrı bile gider peşinden sonra sabah olur güneş doğar aşkın gelmez bir türlü bir gecede değişir ömrün o bir türlü inanmak istemediğin kader seninle alay eder gibidir...ömürünü adadığın yıllarını önüne serdiğin aşkın bir gecede başka bir hayata karışmıştır işte bir gecede bir başkasının aşkı olmuştur İNANAMAZSIN!

Bazen aşk gider..Ve sen yıllardır içinde yaşadığın yürekten valizler dolusu anılarla kendi yalnızlığına taşınırsın... Elin varmaya varmaya boşaltırsın dolapları...

Çekmeceden çıkan her giysi parçası onunla geçirdiğin anıların tarihiyle ağırlaştıkça ağırlaşır... Onun kollarında geceler boyu cennet uykularına karıştığın yatak sen giderken utancından bakamaz yüzüne bakamaz Doğmamış bebegin yerine koyup büyüttügün cam önündeki o küçük mor menekşe yapraklarına kondurduğun veda öpücüğüyle büker boynunu.. Valizlerini kapının önüne yığıp yüzün sırılsıklam son bir sigara içip yığılırsın koltuğa Gidiyorsundur işte...

Aşkını kendi ellerinle bir başka aşka teslim edip... Ömrünü onun ömrüne, hayallerini onun hayallerine, sevdanı onun sevdasına ekleyip... Bazen aşk gider... Ve adresi değişir evinin... Sesinin tonu değişir, yüzünün rengi... Yastığının sıcaklığı, yedigin yemeğin tadı uykuların değişir Ve rüyalarin her aksam açıp girdiğin kapıdan başka bir sevda giriyordur artık... Her gün oturduğun koltukta o bakmaya doyamadığın gözlerin ışığında bir başka sevda oturuyordur Yıllardır evinde ağırladığın, masalarına konuk olduğun, hayatlarını paylaştığın dostlarının kahkahaları arasına bir başka ses karışıyordur artık... Senin gölgene alışkın duvarlar bile çoktan kabullenmiştir yokluğunu Her gece uyuduğun yastığa bir başka sevda bırakıyordur kokusunu..

O öpmeye kıyamadığın dudaklarda bir başka sevdanın adı Aşkının o tek cennet bildiğin uykularında bir başka sevdanın rüyaları Bazen aşk gider ve anılarda gider peşinden... Siz hiç o yüreğinize sığdıramadığınız aşkınızı bir başka sevda için ağlarken gördünüz mü?... Ben gördüm!... Kör oldu gözlerim onunla sevdasına ağlamaktan Bir alev topu gibi onun için çığlık çığlık yanarken siz hiç aşkınızın önünde diz çöküp "Bu kadar çok seviyorsan bırakma onu, sana kıyamam ne olur git," diye yalvardınız mı?... Onu bir başkasınınn kollarında düşünürken siz hiç geceler boyu aklınızı kaçırmamak için kendi kendinize bağırdınız mı: "Unut onu, unut onu, unut onu ya da ÖL!..." içinizdeki o durmak bilmeyen yanğının acısını dindirsin diye kanatıncaya kadar bileklerinizi ısırdınız mı?...

Göz yaşları içinde yastığınıza gömülüp her Tanrı'ya sığınmak istediğinizde artık başka bir yüreğe sevdalı olan aşkınızı ondan geri istemekten utanıp dua etmekten vazgeçtiğiniz oldu mu hiç?... Siz hiç yana yana sevdiginiz bir sevgilinin yanına

gençliginizi serip güle güle baska bir aşka uğurladınız mı?...

Bazen aşk gider!...

Ama ölüm gelmez bir türlü... Ne yapsanız öfke duyamazsınız, giderken bir kibrit aleviyle ateşe verdiği ömrünün alevleri içinde eriyip giden yüzünüze silinip giden kokunuza, kül olan yüreğinize dönüp bir kez bile bakmayan o sevdanıza...

Anlarsınız aşktır bu, öfkeyi bir türlü yurduna kabul etmeyen.. Vefasız bir unutusa kurban olsa da solup gitmeyen Hayattan soğutup size ölümü özleten...

Ölü bir bedende canlı kalmakta direnen... Anlarsınız aşktır bu...

Bazen aşk gider...

Günler geçer ardından ve aylar...

Bazen de yıllar...

Bebekler büyür, insanlar yaşlanır, insanlar ölür eşyalar eskir, evler yıkılır, kurur ağaçlar... Sokakların adı değişir...

Acılar belleğin acımasızlığına teslim olur...

Sevilen unutur, seven yanar..

Bazen aşk gider...

Ya da siz gittiğini sanırsınız...

Kapıları Çarpmayın...
"Kapıyı hızlı çarpıp çıkma. Geri dönmek zorunda kalabilirsin" demiş
büyüklerimiz... "Kapıdan kapıya değişir" diye düşünebilirsiniz. Değişmez
aslında. Bazen öfke, hırs ya da intikam, kalbinizi kapının çarpma hızından
daha hızlı çarpar.

Sevgilinizi, işinizi ya da en iyi arkadaşınızı terk ederken çarptığınız
kapılar aynıdır. Hepsinde geride bıraktığınız insanlar vardır. Onları
"sizsizliğe" mahkum edip mutlu olurken, farkında olmadan kendinizi de
onlardan "eksiltmiş" olursunuz.

Bazen çarpma öncesinde "neden" sorusu gelir. Gelmezse bilin ki çarptığınız kapı bir daha size hiç açılmayacaktır. Hayat politika gibi değildir.
Pişkinlik ve yüzsüzlük kaldırmaz. Pişmanlığa bile esnekliği çok azdır.
Terazisi, "çıkarlardan" çok, "duygularla" tartar. Kefenin birine kırık bir
kalp koyduğunuzda, diğerine ne koyarsanız koyun dengelemez. Kalp cam
gibidir. Kırıkları yapıştırsanız da izleri yok edemezsiniz.

Sevgilinizi, "sevgisizlikten" değil, "bencillikten" terk ediyorsanız,
bundan sonra çarpacağınız daha çok kapı var demektir. Her "çarpıntı"
hayatınıza attığınız bir çarpıdır. Bu çarpı, matematikteki görevini
üstlenip "artırıcı" etki yapmaz. Görevini, "eksi"ye devreder.

İşyerinizi, yeni bir iş bulduğunuz için terk ediyorsanız, kapıdan girerken
verdiğiniz sözleri hatırlamanız gerekir. Kimse hayatını aynı işyerinde
geçirmek zorunda değilse de, sözlerini tutmak zorundadır. Tabi bu sözleri
tutmak kendi elinde olduğu sürece...

Yasal zorunlulukları bir kenara atın. Patronun sizi Pazartesi çağırıp, Salı
günü atma lüksünü de... Patron sizi gönderirken, geride kalanların
durumundan çok kurumun devamlılığını düşünür. Kurum yoksa iş de yoktur.
Hedeflenen satışa, kara ve verimliliğe ulaşmadıkça Pazartesi-Salı
döngüsünden sıyrılmak da mümkün olmaz.

Siz giderken durum biraz daha farklıdır. Sevgilinizi terk etme nedeniniz
işiniz için de ortaya çıkarsa "çarpı" işaretinin "eksiltici" etkisi bir kez
daha devreye girer. Elinizdeki işleri devretmeden, geride kalanları zor
durumda bırakarak "çarparsanız" bu kez birden çok kişiyi hayatınızdan
eksiltirsiniz.

En iyi arkadaşınızı terk ediyorsanız vay halinize. Kaç kişinin "en iyi"
arkadaşı vardır? "En iyi" arkadaşı edinmek kaç yıllık emek ister? "Kaç
yılda" edinilen "en iyi" arkadaş, "kaç saniyede" harcanır? "En iyi"nin
boşalttığı yeri doldurmak için kaç tane "iyi" gerekir?

Kapıları çarptıktan sonra kafayı çarpmamak için düşünmekte fayda var.

Jean - Paul Sartre
21 Haziran 1905' te, Paris' te varlıklı bir burjuva ailesinin çocuğu olarak doğan Sartre, Birinci Dünya Savaşı ile ansızın modernizm çılgınlığının içine atılan bir kuşaktandır. O dönemde, bir yandan edebiyat ve sanatta her şeyi yıkmak ( dadacılığın ve gerçeküstücülüğün amacı buydu ) düşlenirken, bir yandan da kurtuluşu edebiyatta aramak söz konusu olabiliyordu: nerdeyse altmışında biyografisini kaleme alan yazarın seçimi de bu yönde oldu. İşin özü, kendini yalnız ama evrenselliğe giden bir tekillikte bir insan olarak kavramaktır: Sartre' da bu "evrensel tekillik" kavramı, durum, kötü niyet, angajman, pislik, özgürlük gibi Sartre'cı ahlaktan ayrı düşünülemeyecek kavramlarla birlikte temel bir nitelik taşır. Bu nedenler, yazar, sözcüklerde kendisini, kuşağın ve sınıfın bir örneği olarak gösterir. Klasik kültürle yetişmiş, on dokuz yaşındaki Ecole normale supériuere'deki başarısı ve Simone de Beauver ile tanıştığı yıl olan 1929' da birincilikle kazandığı felsefe öğretmenliği, bunun bir kanıtıdır. Ancak Sartre, çağdaş popüler kültürden de uzak değildir; çizgi romanlar, küçük bir çocukken annesi ile gittiği serüven filmleri, daha sonra polisiye romanlara olan tutkusu, her türlü modern sanat olayına olan ilgisi ve Amerikan şehirlerinden hoşlanması bunun bazı belirtileridir. Berlin'de (1933-1934) ve Neuilly' de öğretmenlik yapan Sartre, II. Dünya Savaşı'nın ardından, ülkesi özgürlüğe kavuştuktan sonra, yazarlık çalışmalarına ağırlık verebilmek amacıyla öğretmenlikten ayrılır. Ancak, Sartre, öğretmenlikten ayrılan bir eğitmen olmaktan bir bakıma asla vazgeçmemiştir; otuz yıl boyunca, kendisine bir düşünme ustası arayan Fransızların öğretmeni olmuştur…

Felsefe eğitimi gören Sartre, o yıllarda çok yazı üretti: "Düş Gücü" üstüne bir deneme (1936), "Ego Alışkanlığı" (1937); bir roman, "Bulantı" (1937); uzun hikâyeler, "Duvar" (1939) ve "Özgürlük Yolları" olarak anılacak roman çevrimiyle ilgili çalışmalar (1945-1979). Felsefi düşüncesine paralel geliştirdiği ilk yazı biçimi, anlatı ve romandır. İkisi arasında bir geçiş arayışı da söz konusu değildir; tersine, "Bulantı" olumsallık üstüne bir denemeden doğmuştur ve "kimsenin yüzleşmek istemediği"(Duvar) korkunç bir şey olan varoluşun bilinciyle boğulmuş bir çeşit günlük tutan başkişi Roquentin'in sıkıntılı dünyasında varlığın dayanağı varoluşçuluktur. Tiksintiyle, umutsuzlukla, şeylerin kendiliğinden varoluşuyla dolu ve yapış yapış imgelerin gelip geçtiği bu dünya görüşü, karşısına çıkan ideolojilere (Marksizm, gerçeküstücülük) karşı son derece mesafeli, ancak "varlık önce geldiğine" göre, insanın kendi yaşama biçimini, kendisinin kurmasının gerektiğini, ve insanın kendisini ötekiyle olan ilişkisine göre tanımladığını öne süren varoluşçu ahlakın çekiciliğine kapılan Sartre'ın ilk dönemini yansıtır. Varolmak, dünyada olmaktır, başkası için olmaktır ve bu varoluşçu somut ve tarihsel olarak kavranmalıdır. Özgürlük Sartre varoluşçuluğunun temel özelliğidir. Sartre ile tarihin (askere alınışı, Almanya'daki tutsaklığı ve kaçışı) çarpıcı karşılaşması, bu felsefeni somutlaşmasıdır v özgürlük, durum, angajman gibi sözcüklere ciddi bir içerik kazandırır. "Özgürlük Yolları" nın 1939'da başladığı ve 1945' te yayımlanan "Akıl Çağı", "Yaşanmayan Zaman / Bekleyiş", 1949' da yayımlanan "Tükeniş" gibi roman taslaklarında ağır basan yine tarihtir; olaylar, 1937-1940 yılları arasında geçer ve eşzamanlık tekniğinin kullanımıyla, tarihin parçalamayı üstlendiği alçaklıklar, kuşatılmış hayatların oluşturduğu bir fon üzerinde kişi ve düzenler birbirine karışır.

Kurtuluş'ta, Sartre, Simone de Beauver ve arkadaşları (Queneau, Le iris, Giacometti, Vian ve Camus "inişli çıkışlı ilişkiler") ansızın ünlenirler; halkın gözünde varoluşçular, direnişçiler, sol, Saint-Grmaindes Prés' yi mesken tutan genç aydınlar, toplum katında az ya da çok birbirine karışmıştır. Paris'te verilen bir konferansta varoluşçuluğun ne olduğunu açıklar: "Varoluşçuluk bir hümanizmdir". Yine, aynı yıl (1945) les Temps modernes dergisini kurar. Zaferle nefret birbirine karışır; belki de hiçbir entelektüel, Sartre kadar, Hıristiyanlarca, komünistlerce, ona sorumsuz, kaçık diyen Céline gibi bir çok muhafazakarca ısrarlı biçimde karalanmamıştır.

O andan başlayarak, Sartre ve Simone de Beuver, sahnenin önünü hiç terk etmezler. İşgal sırasında keşfettiği ve gözlerinde tarihin geri kalan bölümünden ve kolektif eylemden ayrı düşünülemeyecek olan tiyatro yazarlığı, Fransa'nın dışına uzanan bu ünü daha da pekiştirir. Sartre, işgal sırasında büyük felsefi eseri "Varlık ve Hiçlik" (1943) ve "Gizli Oturum" (1944) ile birlikte "Sinekler" adlı oyununu yazmış ve oynatmıştır.

1946'da "Saygılı Yosma" ve "Mezarsız Ölüler" i, 1948'de "Kirli Eller" i yayımlar. Tiyatro anlayışı onu kahraman ve karakter üstüne dayalı psikolojik ve gerçekçi tiyatro ile birlikte eğlencelik tiyatroyu da redde götürür. Şiddetli, uç durumlardaki kişilerin gerisinde, düğümü daima akıl, özgürlük, sorumluluk gibi çoğu zaman oyunla çelişki halindeki taleplere dayalı, çağın büyük sorunlarının ele alındığı bir tiyatroyu savunur. Sinekler'de, Oreste, kendini, işlediği cinayetlerle, iktidarın kötüye kullanılmasına ve zorbalığa karşı çıktığı için haklı bulunan cinayetiyle tanımlar. Gizli Oturum'da, çoktan öldükleri için sonsuza kadar bir salonda toplanan üç kişi, her biri ötekinin vicdanında tutsak olduğundan, ebediyen kendi kendilerini yargılamaya ve yargılanmaya mahkumdurlar. Ünlü söz de buranda çıkmıştır; "Cehennem, başkalarıdır". Kirli Eller gibi, insanı öldürmeye iten devrimci mantık ve buna karşı koyan veya kahramanın yaşamının taşıdığı anlamı eylemde ararken, ne Şeytan' ne de Yüce Tanrı' ya yakın duran "İyi Tanrı" (1951) ve br Nazi subayının hayali bir mahkeme önüne çıkmaya çalıştığı "Altona Mahpusları" (1959) gibi oyunlar, bu tiyatroda siyasetin ne kadar önemli bir yeri olduğunun kanıtıdır. Eski Yunan' da olduğu gibi, sahne, bezgin ama hakkını arayan bir halkın en can alıcı sorunlarının tartışılmasını izlediği bir agoradır. Öteki oyunlar, "Dumas"dan uyarladığı "Kean" (1953); gazeteci çevrelerini hicvettiği Nekrassov (1955); "Troyalı Kadınlar" dan uyarladığı "Troyennes" (1965), genelde bütün iletişim sanatlarıyla ilgilenen Sartre'ın, tiyatroya karşı hiç bitmeyen yakınlığını ortaya koyar. Sartre bir çok film senaryosu yazmış, çok sayıda söyleşiyle, konferansa ve radyo programına katılmıştır…

Sartre, kalın camlı gözlükleri (miyopluğu nedeniyle, 1974'te hemen hemen hiç göremez hale gelecektir), hiç çıkarmadığı kanadyenleri, atkısı, piposu ya da sigarasıyla, Paris entelijensiyasının ve sol kıyının bir simgesidir. Karşısında Lipp birahanesi, kilisenin solundaysa Gallimard kitabevinin göründüğü Deux Mogats'yu Le Floure'dan ayıran saracık yer, onun alanıdır. Sartre, buluşma ve çalışmalarında kahveleri kullanan bir sokak ve kalabalıklar adamıydı da. Sayısız yürüyüşte ve gösteride fotoğrafı çekilmiştir. 1964 yılında layık görüldüğü Nobel Edebiyat Ödülünü'de reddetmiştir. Mayıs 1968' de Sorbonne Un ve Billancourt'da Renault fabrikasının işgaline katıldığı gibi, hak arayan her toplulukta yer almış; ayrıca Libération'un yazı işlerinde de görev yapmıştır. Gerçekten de, Sartre'ın yansıttığı imaj doğrulanmıştır. Sartre, kesinlikle bu dünyanın ve çağın insanı olmak istemiştir. Oyunun kurallarını kendisi koyarak, aynı anda, her şeyi birden yaşamaya çalışmıştır; siyaset, felsefe, adalet, özgürlük… Sonunda efsaneleşen bir çekiciliğe sahip olan Sartre'ın yaşamında önemli bir yeri olan aşk…

Dönemin siyasi kaygılarının pek çoğuna katılan düşünür, romancı, dramaturg, edebiyat eleştirmeni ve gazeteci Sartre, Özgürlük tutkunu ve dünyayı çok yakından izleyen biri olarak karşımıza çıkar… Yazarın Cezayir Savaşı'na karşı çıkışını engellemek isteyenlere de Gaulle şöyle diyordu; "Voltaire'i hapsedemeyiz". Sartre aydınlanma filozoflarının pek çok özelliğine sahiptir; her şeye karşı bir merak, büyük bir çalışma ve eylem gücü, çok geniş bir kültür, eğitim bakımından klasik, ancak seçim olarak modern; disiplinler (felsefe, psikanaliz ve edebiyat gibi) ve bu arada kıtalar, halklar ve sınıflar arasındaki sınırları yıkma konusunda duyduğu apaçık istek. Sartre için bir kitap yazmak ve düşünmek, kendini bir davaya adamak anlamına gelir. 23 Mart 1980'de, onu, Montparnasse mezarlığına uğurlayan ve yine onun için hiç de yabancısı olmadığı bir kardeşlik ruhu içinde kaynaşmış ünlü, ünsüz bütün o insanlar, işte, bu entelektüel için ağlamışlardı…

Milan Kundera

Milan Kundera, 1929 yılında Prag'da doğdu. İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda Komünist Parti'ye üye oldu, ancak 1948'in Şubat ayında partiden çıkartıldı. Prag'da Müzik ve Sahne Sanatları Akademisi, Sinema Bölümü'nde profesörlük yaptı. 1967'de yayınlanan ilk romanı Şaka, 12 dile çevrildi ve 1968'de Çekoslovak Yazarlar Birliği Ödülü'nü aldı. 1968'deki Rus istilasından sonra işini kaybeden Kundera, politik baskılara dayanamayarak 1975'te Fransa'ya göç etti ve Fransız vatandaşlığına geçti. Yaşam Başka Yerde adlı eseri basıldığı yıl Medicis Ödülü'nü kazandı. 1979'da Gülüşün ve Unutuşun Kitabı yayınlandığında Çekoslovak Hükümeti kendisine vatandaşlık hakkını geri verdi. Bundan sonra Gülünesi Aşklar yayınlandı. Jacques ile Efendisi adlı kitabı İtalya'da Mondello Ödülü'nü kazandı. 1981'de bir önceki yıl Gabriel García Márquez'in aldığı Commonwealth Ödülü'nü Tennessee Williams'la paylaştı. En çok satan kitabı Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği sinemaya da uyarlandı. Yazarın yayınlanan öbür kitapları Ölümsüzlük, Roman Sanatı,Saptırılmış Vasiyetler, Ayrılık Valsi, Bilmemek'tir. 1982'de Europa Literatura Ödülü'nü kazanan Kundera'ya, 1983 yılında Michigan Üniversitesi tarafından fahri doktorluk unvanı verildi, 1985'te de Kudüs Ödülü'nü aldı. Fransızca olarak yazdığı Yavaşlık, 1995'te yayınlandı. Çağımızın en başarılı düşünsel roman yazarı ve varoluşçuların sonuncusu olarak nitelendirilen Kundera'nın Kimlik adlı kitabı, Fransa'da Mayıs 1998'de basıldı. Son kitabı Bilmemek ise 2000’de İspanya’da yayınlandı. Milan Kundera, halen karısıyla birlikte Paris'te yaşıyor.

Pablo Neruda
Şilili şair Neruda, toplumsal ve siyasal şiirleriyle Latin Amerika edebiyatının dünyada itibar kazanmasını sağladı. Canto General adlı epik şiir dizisiyle kendi kıtasının tarihini ve şimdiki zamanını yansıttı.

Latin Amerika'nın şiirsel sesi Neruda, Neftali Ricardo Reyes Basoalto adıyla 12 Temmuz 1904'de Güney Şili'de dünyaya geldi. Babası lokomotifçi, doğumundan hemen sonra ölen annesiyse öğretmendi. Neruda henüz 15 yaşındayken yurdunun taşra gazetesindeki edebiyat eklerini düzeltmekle görevlendirildi. Bu dönemde, Çekoslovakyalı şair Jan Neruda'ya olan hayranlığından dolayı Pablo Neruda takma adını aldı. 1924'te ilk şiirleriyle bir edebiyat yarışmasını kazanarak bir bursa layık görüldü. Santiago'da üç yıl Fransız edebiyatı öğrenimi gördükten sonra gazeteci olarak çalışmaya başladı.

1924: Veinle poemas de amor

Neruda'nın ilk şiir derlemesi Crespıısctılario adı altında 1923 yılında çıktı. Bir yıl sonra yayınlanan Veinte poemas de amour y una cancion desesperada (Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı) Latin Amerika'nın en çok satış yapan şiir kitabı oldu. Neruda bir aşk öyküsünü fon alarak aynı anda bir şehvet objesi, sığınılabilecek bir liman ve kozmik bir güç olan kadına bir od yazdı.

1927-36: Diplomat

1927'de diplomatlık kariyerini seçen Neruda, altı yıl boyunca Güneydoğu Asya'da konsolosluk yaptı. Bu bölgedeki toplumsal sorunlar yüzünden ömrünün "en çok acı veren dönemi" olarak nitelendirdiği bu zaman içinde Kesidencia en la tierra (Yeryüzünde Konaklama, 1935) adlı iki ciltlik yapıtını verdi.

Eski şiirlerinin melankolisi dünyadaki acıların doğrudan doğruya anlatımına yer verdi burada. Kendine özgü metriği ve dili de ana konusu olan yozlaşmaya uygundu. Neruda, katı mısra ve şiir biçimlerine yer vermeyip her şiiri kendine özgü bir ritimle yazmıştı. 1934'te İspanya'ya giden Neruda, burada sembolizm, sürrealizm ve füturizm etkisinde kalan 1927 Nesli adlı şair topluluğuna katıldı. İç Savaş patlayınca Neruda Franco'ya karşı çıktığı için diplomatik hizmetten çıkarıldı.

İç Savaşın üzüntüsü içinde 1937'de Espana en el corazon (İspanya Gönüllerde) adlı şiir kitabını yayınladı.

1950: Canto General

1939'da diplomatlık mesleğine geri dönen Neruda, başkonsolos olarak Meksika'ya gitti ve bu görevini 1943'e kadar sürdürdü. Altı yıl sonra Şili Komünist Partisi'ne girerek senatör oldu. Başkan Gonzalez Videla'yı eleştirmesi üzerine hükümeti tarafından 1948'de devlet düşmanı ilan edildi ve gıyabi bir tutuklama emriyle arandı. Rahip kılığında Arjantin'e kaçmayı başardı. İzleyen yıllarda Batı Avrupa'da, Sovyetler Birliği'nde ve Çin'de yaşamını sürdürdü. 1950'de Canto general (Evrensel Şarkı) adlı şiirler dizisi çıktı.

Suçlama ile duygudaşlığın egemen olduğu bu ilahi havalı yapıtıyla Neruda, Latin Amerika'yı mitleri ve tarihiyle, doğası ve politik/sosyal durumlarıyla bir bütün olarak yansıtmaya çalıştı. Tarihe Marksist bir görüş açısı getirerek Stalin'e olan hayranlığını da hiç saklamadı.

5O'li Yıllar: Bilinçli Bir Yalınlık

1952'de Şili'ye dönen Neruda başka bir ad altında Los versos del Capitan'ı (Kaptanın Dizeleri) adlı şiir kitabını yayınladı. Ancak on yıl sonra bu yapıtın yazarı olduğunu açıkladı. Bunun nedeni, 1955 yılında üçüncü evliliğini yaptığı Matilde Urrutia'ya aşkını şiirlerle ilan ederken bir önceki karısını incitmek istememesidir. Neruda yapıtlarında giderek daha önce kullandığı, anlaşılması güç mecazlardan (simgelerden) vazgeçti. Böylelikle insanın var oluşunun bir envanteri olan Odas elementares (Temel Odlar, 1954), Nuevas odas elementares (Yeni Temel Odlar, 1956) ve Tercer libro de las odas (Üçüncü Odlar Kitabı, 1957) adlı yapıtlarındaki dizeler çoğunlukla bir ve iki heceli sözcüklerden oluşmaktadır.

Stalin terörünün boyutu açıklanınca Neruda'nın dünya görüşü sarsıldı. Estravaganzio (Acayiplikler, 1958) ve beş ciltlik Memorial de Isla Negra (Karaada Defteri, 1964) adlı otobiyografik yansıtmalarında kuşkularını dile getirdi.

1971: Nobel Edebiyat Ödülü

1969 yılında Komünist Parti tarafından başkan adayı gösterilen Neruda, Salvador Allende'nin ulusal cephesine katılmak üzere 1970'te adaylığını geri aldı. Arkasından Allende tarafından Fransa'ya büyükelçi olarak atandı. Bir yıl sonra Neruda, Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. "Incitation al nbconcidio y alabanda de la revolution chilena" (Nixon'u Devirmeye Çağrı ve Şili Devrimine Övgü, 1973) adlı şiir kitabında ABD'nin solcu hükümetin dengesini bozmaya yönelik çalışmalarını eleştirdi. 1973'te kansere yakalanan Neruda, Allende'ye karşı düzenlenen askerî darbeden birkaç gün sonra, 23 Eylül 1973'de, 69 yaşında Santiago'da hayata gözlerini kapadı. "Anıları Confieso que ho Livido" (Yaşadığımı İtiraf Ediyorum) adı altında ölümünden sonra yayınlandı.

Ernest Miller Hemingway
Ernest Miller Hemingway (21 Temmuz, 1899 – 2 Temmuz, 1961), Amerikalı romancı, kısa-hikayeci ve gazetecidir. Kısa ve gösterişsiz yazı tarzı ile bilinir.

Özellikle 20. yüzyıl kurgu romancılığını etkilemiştir. Kahramanları genelde kendisinin bir yansımasıdır ve zor durumlarda gururlarını korumaları gerekir. Hemingway'in çoğu eseri, bugün Amerikan edebiyatının başyapıtlarından kabul edilir.

Oak Park, İllinois'de doğdu. Hemingway, altı çocuklu ailesinin iki erkek çocuğundan birisiydi. Adını, babası ve de amcasının adlarından almıştı. Çocukluğunda eski bir müzisyen olan annesinden müzik dersleri aldı.

İlk makalelerini lise yıllarında okul gazetesi olan Trapeze’de yayınladı. Yazılarında daha çok Ring Lardner etkisi gözlemleniyordu. 1917 yılında liseyi bitirdi. Lisenin ardından ailesinin isteğinin tersine üniversiteye gitmek yerine Kansas City Star adlı gazetede muhabir olarak göreve başladı.

Hemingway'in liseden mezun olduğu bu yıllarda Avrupa’da I. Dünya Savaşı başlamıştı.


Hemingway 1918 yılında asker üniformasıylaAmerika o yıllarda savaş konusunda tarafsız kalsa da daha sonra Nisan 1917 de savaşa girmesinin ardından Hemingway de orduya katılmak için başvurdu. Fakat Hemingway sol gözündeki bozukluktan dolayı orduya alınamadı. Ardından 1917 sonlarına doğru Kızılhaç’ın da gönüllü aldığını duyduğunda ilk başvuranlar arasındaydı. Ocak 1918’de Hemingway'in başvurusu kabul edildi ve ambulans şoförü olarak göreve alındı.

Kızılhaç ta çalışmaya başlar başlamaz gazetedeki işinden ayrıldı. Gazete de kaldığı kısa zaman içerisinde birçok yöntem ve de teknik öğrendi. Daha sonraki yıllarda o günleri "Gazetecilik yıllarında öğrendiğim kurallar en güzelleri idi ve de tüm yazarlık hayatım boyunca onları unutamadım" şeklinde hatırlayacaktı.

Avrupa'da ilk olarak vardığı şehir Paris oldu. Orduda bir süre normal bir görevli olarak çalışmasının ardından ambulans şoförlüğüne geçti. 8 Haziran 1918 de birkaç adım ilerisinde patlayan bir Avusturya topu yüzünden ağır şekilde yaralandı. Yardım etmeye çalıştığı İtalyanlardan bir tanesi ölürken diğeri bacaklarını kaybetti. Aynı olay esnasında başka yaralı bir İtalyan askerini cepheye taşımaya çalışırken bacaklarından yaralandı. Yaşananların ardından İtalyan gazetelerinde kahraman olarak ilan edilip, İtalyan hükümeti tarafından Gümüş Onur Madalyası ile ödüllendirildi. Hemingway bu olayı bir mektubunda arkadaşına şu şekilde anlatıyordu: "Bazen savaşta ön saflarda büyük bir gürültü duyarsın, ben de aynı gürültüyü duydum; ardından ruhumun sanki bir mendilin cepten çekilişi gibi benden çekildiğini hissettim. Son olarak ise ruhumun bir bütün halinde tekrar bedenime döndüğünü fark ettim ve de o andan itibaren benim için ölüm yoktu."

Hemingway bu olayların ardından Milan’da bir hastanede tedavisini tamamlarken hemşire Agnes von Kurawsky ile tanıştı. Bu da onun ölümsüz eserlerinden olan "Silahlara Veda" ( A Farewell to Arms ) adlı eserini yazmasını sağladı. Tekrar Amerika’ya dönen yazar ailesinin iş bulması için yaptığı baskılara rağmen sakatlığından dolayı ordunun verdiği parayla bir yıl kadar işsiz olarak yaşadı. Daha sonra 1921 yılında eşi Hadley Richardson ile tanıştı ve evlendi. Aynı yıl içerisinde Chicago’ya göçtü. Toronto da bulunan Daily Star adlı gazetede yazmaya başladı. Gazetede iş bulduktan sonra ilk iş olarak Paris’e taşındı. Paris yıllarında birçok yazarla tanıştı.

Kendisine yavaş yavaş da olsa bir isim yapmaya çalıştı ama 1923 yılında eşinin hamile olduğunu fark edince çocuklarının Kuzey Amerika'da doğması için Amerika’ya döndüler. 1924 yılında ilk çocukları doğdu. Hemingway ailesi 1924’te tekrar Paris’e döndü.

1925-1929 yılına kadar olan dönemde Hemingway kendi yazarlık yıllarının en güzel örneklerini verdi. Bu yıllarda hiç tanınmayan bir yazarken birden bire dünyanın en ünlü yazarları arasında girdi. İlk basılan romanı olan "Güneş de Doğar" adlı kitabı bu yıllarda basıldı. "Güneş de Doğar" adlı eserinde savaş yorgunu bir askerin anılarını anlatan Hemingway 1929 yılında basılan "Silahlara Veda" adlı eseri ile çok büyük yol kaydetti. "Silahlara Veda"’da yaralı bir askerin savaşta bir hemşireye duyduğu aşkı dile getiriyordu. Hemingway böylelikle savaşında anlamsızlığına değinmeyi amaçlıyordu.

1931 de Avrupa anılarından olan İspanya yıllarına dair "Öğleden Sonra Ölüm" adlı kitabını yazdı. Afrika’da yaptığı turla ilgili yazılarını ise Afrika’nın Yeşil Tepeleri adlı kitabında topladı. 1940 yılında ise en başarılı eserlerinden olan "Çanlar Kimin için Çalıyor" adlı eserini yazdı ve mesleğinde artık zirveye ulaştı. 1942’de Amerikan Deniz Kuvvetleri’ne girdi. 1944’te Fransa çıkartmasına katıldı ve de Paris’in kurtuluşuna şahit oldu.

1950'de çok da başarılı olmayan "Irmaktan Öteye ve Ağaçların İçine" adlı eserlerini yazdı. 1952’de gerçek başyapıtı olan "Yaşlı Adam ve Deniz" (The Old Man and the Sea) adlı eserini yazdı. Bu kitapta insanın yaşama nasıl bağlanması gerektiği ve de aslında insan yaşamında her şeyin boş olduğuna dair olan fikirlerini belirtti. 1953’te aynı eseri ile Pulitzer Ödülünü aldı. 1954’te ise Nobel edebiyat ödülüne layık görüldü. Hemingway çok tutkulu bir yaşamın ardından 1961 yılında Ketchum/Idaho’da kendini av tüfeği ile vurarak yaşamına son verdi.

Honore de Balzac
Dünya edebiyatının en önemli isimlerinden, kimilerine göre roman sanatının zirvesi olan Honore de Balzac, Fransa’nın Tours kentinde, 20 Mayıs 1799’da doğdu. Kendi kendini yetiştirerek memur olan babası sayesinde iyi bir eğitim aldı. İki yıl hukuk okudu ve bir avukatın yanında staja başladı. Ancak babasının bütün ısrarlarına rağmen avukat olmayı istemiyordu Balzac. Paris’te karşılaştığı entelektüel çevrelerin içine girmek ve yazar olmaktı hayali. Önce bir oyun yazarak başladı edebiyata, bir yandan da yayımcılık alanına adım attı. İkisinde de hüsrana uğradı Balzac. Artık ticari başarısızlıkları hayatı boyunca yakasını hiç bırakmayacaktı...

Balzac, narsizme varan özgüveni ve kazanma tutkusuyla, günde on dört saat aralıksız yazmaya başladı. Zaten biriken borçlarını ödemesinin başka bir yolu da yoktu. Kendi adıyla yayınladığı ilk romanı “Les Chouans”(Chouan’lar) ve yine aynı yıl basılan “La Physiologie du marriage”(Evliliğin Fizyolojisi), ilgi görünce, yazma tutkusu daha da arttı. Her zaman bir üyesi olmak istediği Paris sosyetesi ile de tanışmıştı. 1829-1935 yıllarında arasında, hem salonların değişmez bir siması oldu, hem de hiç aksatmadan binlerce roman sayfası tamamladı. Bu arada imzası gazetelere de yansımıştı. Ancak gazete sahipleri ve yayıncılarla maddi nedenlerden dolayı hep gergin bir ilişkisi olmuş ve bir çok romanında yayın dünyası patronlarını ve onların iktidarını sert bir dille alaya almıştır. Siyaset sahnesinde kralcıların yanında durmasına rağmen, bu çevrelerle de kötü olmuştur ilişkileri.

Romanları ve aşk hayatı parlaktı Balzac’ın. Hayatına giren üç kadın da yüksek sınıftan zengin insanlardı ve özellikle -kendisinden yaşça büyük- ilk sevgilisi Madame Laure de Berny’den maddi ve manevi anlamda çok destek gördü. Onun ölümünden sonra birlikte olduğu Markquise de Castries’le yaşadığı tatsız ayrılığın ardından, Polonyalı bir kontesle, Mme. Hanska’yla mektuplarla başlayan romantik aşkı ölümüne dek aralıksız sürdü. Kontesin kocasının ölümüyle sevgililere evlilik yolu da açılmış oldu. Aslında Balzac’ın borçlarını düşünen Mme. Hanska zorlukla yanaştı bu evliliğe ve yalnızca iki yıl evli kaldılar. Hastalanan Balzac, 1850’de bronşit ve kalp yetmezliğinden öldü.span class="fullpost">

İNSANLIK KOMEDYASI

“İnsanlık komedyası” bir kitap ismi değil, Balzac’ın toplam doksan altı kitaptan oluşan romanlarıyla anlattığı insani duruma yaptığı bir yakıştırma. 1300’lerden başlayıp 1845’e kadar gelen, ağırlıklı olarak Napolyon, XVIII. Louis, X.Charles ve Louise Philippe dönemleri etrafında geçen “İnsanlık Komedyası”nda, Fransız toplumundaki karakterlerin hemen hepsi canlandırılmıştır. Krallar, imparatorlar, ruhban sınıfı, Fransız ordusunun subay ve askerleri, aristokrat aileler, kent ve taşra burjuvaları, köylüler, yazarlar ve yayıncılar, temizlikçi kadınlar, fahişeler, Fransız saraylarından en yoksul mahallelere kadar her mekanda ve onlara özgü eşyalarla birlikte eksiksiz bir biçimde yer alırlar. Toplumun bu olağanüstü tasvirini gerçekleştirmek için, bir romandan ötekisine geçen iki bine yakın karakter çizmiştir Balzac, ama “İnsanlık Komedyası”nı oluşturan her bir romanın kendi içerisindeki bütünlüğünü de ihmal etmemiştir. Eugine Grandet”, “Goriot Baba”, “Sönmüş Hayaller” ve “Vadideki Zambak” gibi en başarılı romanları, aslında onun kafasında oluşan “İnsanlık Komedyası”nın birer parçasıdır. Ne yazık ki, planladığı ve hatta isimlerini bile koyduğu elli romanını yazmaya ömrü yetmemişti bu büyük yazarın.

Balzac, 1934 yılında bütün yapıtlarını tek bir başlık altında toplamaya karar verdiğinde yayınlanmış pek çok romanı vardı. Onları da kattı işin içine ve projesini; birey ve toplum hayatını çözümlemeye yönelik “Analitik Çalışmalar”; bu hayatın nedenlerini tartıştığı “Felsefi Çalışmalar”; bireyin davranışlarının toplum üzerindeki etkilerini kavramaya yönelik “Toplum Gelenekleri Çalışmaları” biçiminde üç ana başlığa ayırdı. Bu sonuncusu ise; özel yaşamdan sahneler, taşra yaşamından sahneler, siyasi yaşamdan sahneler, askeri yaşamdan sahneler ve kırsal yaşamdan sahneler olarak beş bölümden meydana geliyordu. Projesine “La Comedia Humaine” adını 1840 yılında koydu Balzac ve hepsini 1848’e kadar on yedi cilt halinde yayınladı. Yeni yazdıkları ise ölümünden sonraki baskıya girmiş ve son halini 1876’da yapılan yirmi dört ciltlik yayınlanışında almıştır.

“İnsanlık Komedyası”nın merkezi Paris’tir. İhtişamla sefaletin, büyük umutlarla derin düş kırıklıklarının, aşk ve nefretlerin aynı anda bir arada yaşandığı bir kent, taşrada başlayan serüvenlerin trajediyle sonlandığı mekandır Paris; sanki bir kentin değil, Fransız ruhunun temsilidir. Bireylerin kaderi gelir gelir, Paris’in sokaklarında ya da salonlarında kesişir birbirleriyle. Balzac’ın kahramanları bir romandan çıkıp diğerine katılırlar, böylelikle hem bireysel hayatların çok yanlılığını hatırlatır yazar, hem de bu romanların bütünlüğünü vurgular. Ancak onun meselesi konusal bütünlük arz eden bir nehir romana ulaşmak değil, parçalanmış hayatlardan yola çıkarak toplumsal yapıyı gözler önüne sermektir.

GERÇEKÇİ ROMAN
Roman sanatında gerçekçilik akımının kurucu mitlerindendir Balzac. Gerçekliği ondan daha “doğru” ya da titizlikte yansıtanlar da vardır belki, ama Balzac’ın gerçekçiliği şiirsel bir üslupla harmanlanıp metne incelikli bir biçimde katılmasıyla farklılaşır. Yaşadığı dönemin siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunlarının birey üzerindeki etkilerini ele alırken yaptığı abartılar, sahte bir bilimsellik tutkusu, paraya olan ilgisin nedeniyle sınıflar arası çatışmaların yerine finans kapitale ağırlık vermesi türünde gerekçelerle –19.yüzyılda- bazı yazar ve kuramcılar tarafından eleştirilmesine rağmen, 20.yüzyıl Marksist estetikçilerine göre edebi gerçekçiliğin en büyük yazarıdır.

Marx, Balzac’ın büyüklüğünün “gerçek koşulları, örneğin Fransız kapitalizminin gelişimini yöneten koşulları derinden anlamasında” yattığını söylemişti. Elbette sadece bir bilgi birikimini kastetmiyordu Marx; önemli olan bu bilmeklik halinin edebi bir metne uyarlanmasıydı ve Lucas’a göre Balzac’ın başarısının sırrı, toplumsal çıkar çatışmalarını tipik durumlarda tipik karakterlerde canlandırmasındaydı. Ona göre Balzac’ın gerçekçiliği, “bir yandan tek tek tiplerinin belli bireysel özelliklerinin, öte yandan onların bir sınıfın temsilcisi olarak tipik özelliklerinin daima tam bir biçimde verilişine dayanır. Fakat Balzac bundan da ileri gider; burjuva toplumu içinde farklı guruplara ait farklı insanların kapitalist görüş açısından ortaklaşa sahip oldukları özelliklere de ışık tutar”.

Balzac’ın bütün romanlarında zaman ve mekan duygusu hemen belli eder kendisini. Anlattığı olayların nasıl bir atmosferde cereyan ettiğini oradaymış, o insanlarla birlikte yaşıyormuşçasına hissederiz. Dış mekan tasvirleri, sokaklar, evler, evlerin iç yapısı inceden inceye tarif edilir. Sıra insanlara geldiğinde de sürdürür ayrıntı zenginliğini Balzac. Kişiler, şişman, uzun, esmer, güzel ya da yakışıklı gibi hem fiziksel görünümleriyle, hem de kullandıkları eşyalar ve giysilerle birlikte canlandırılır. Burjuva insanın maddi hayat ve eşya ile organik ilişkisidir anlatılan. Bu insan tipinin ruhu, sahip olduğu maddi değerlerde gizlidir.

Rousseau’nun siyasi ve felsefi romantik reddiyesinden Chateubriand’ın süslü ve şekilci romantizmine evirilen roman yazımına Balzac’ın getirdiği, romantizmle karışmış bir gerçekçiliktir. Varolan toplumsal duruma yönelik hoşnutsuzluk ve eleştiri azalmamıştır ama içi boş bir yazıklanma ve geçmiş özlemine de yer verilmez artık. Sürüp giden hayatın eleştirisi, sürüp giden somut insani ilişkiler üzerinden yapılır. Ne şeytani kötülükler, ne hamasi iyilikler vardır hayatta. İyilik ve kötülük aynı anda, bir vücutta cisimlenir, insanlar, hırsları, düşmanlıkları, maddi zenginliklere kölelikleri, cinsel açlıkları ile, nasılsa öyle görünürler. Hatta Balzac yarattığı insan tiplerinin eğilimleri ile igili açıktan açığa ahlaki yargılarda bile bulunmaz, tarafsızdır, sanki yukarıda bir yerlerden bakmıştır kendisinin de dahil olduğu insanlık komedisine..!

Balzac’ın Türkçe’ye çevrilmiş pek çok romanı olması sevindirici, ama henüz “İnsanlık Komedyası” bir bütünlük içerisinde de yayınlanmadı. Yine de onun “Sönmüş Hayaller”ini, “Vadideki Zambak”ını, Eugine Grandet”ini, “Köylüler”ini ve “Goriot Babası”nı hem de iyi çevirilerle okuma şansına sahibiz. Zaten çoğunuz okumuşsunuzdur da...

A. Ömer Türkeş



TÜRKÇEYE ÇEVRİLEN ESERLERİ


*Manyak kurba (2006)
*Köylü İsyanı (1974)
*Tours Papazı (1949)
*Eugenie Grandet (1983)
*Goriot Baba (1984)
*Bette Abla (1977)
*Otuz Yaşındaki Kadın (1963)
*Vandetta (1943)
*Tılsımlı Deri (1943, 1968)
*Tefeci Gobseck (1947-1961)
*Kırmızı Han (1946)
*Terör Devrinde (1979)
*Köy Hekimi (1942-1979)
*Bilinmeyen Şaheser (1945)
*Lois Lambert (1946)
*Albay Chabert (1944-1974)
*Bir Havva Kızı (1970)
*Onüçlerin Romanı (1945)
*Mutlak Peşinde (1945-1965)
*Altın Gözlü Kız (1943)
*Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti (1946)
*Kibar Fahişeler (1972)
*Kötü Kadınların Parlayış, Düşüşü (1981)
*Vadideki Zambak (1941-1985)
*Sönmüş Hayaller (1949)
*Nucingen Bankası (1950)
*Köy Papazı (1952)
*Cesar Birotteau (1945-1964)
*Ursula Mirouet (1949)
*Karanlık Bir İş (1947)
*Esrarlı Bir Vaka (1949-1964)
*İki Gelinin Hatıraları (1940 - 1983)
*Modeste Mignon (1947)
*Köylüler (1845, 1976-1985)

Aziz Nesin
Aziz Nesin, 1915 doğumlu değerli gazeteci ve yazar. Mizah, kısa öykü, tiyatro oyunu ve şiir dallarında pek çok yapıtlarıyla yurtiçinde ve yurtdışında birçok ödüle layık görülen Nesin, 1972’den beri hizmetlerini sürdüren Nesin Vakfı’nın da kurucusudur.

'Aziz Nesin' adıyla tanınan Mehmet Nusret, 20 aralık 1915’de Giresun’da dünyaya geldi. 1925'te İstanbul Süleymaniye'deki Kanuni Sultan Süleyman İptidai Mektebi'nin (sonradan ismi İstanbul 7. İlkokul olarak değiştirildi) 3. sınıfına devam etti. Darüşşafaka Lisesi'nde 2 yıl okuyan Nesin, 1935'de Kuleli Askeri Lisesi'nden mezun oldu ve 1937'de Ankara Harp Okulu'nu asteğmen olarak bitirdi. Aynı anda Güzel sanatlar Akademisi Süsleme Bölümü’ne de devam eden Nesin, 1939'da Askeri Fen Okulu'nu bitirdi. Asteğmen olarak orduya katılan Nesin, İkinci Dünya Savaşı sırasında Trakya’daki çadırlı ordugahta 2 yıl görev aldıktan sonra, 1942'de atandığı Erzurum Müstahkem Mevkii İstihkam Taburu Bölük Komutanlığı'nda bir bomba kazasında yaralandı. 1944'de Ankara'da Harp Okulu'nda açılan ilk tank kursuna katılan Nesin, o yıl Zonguldak'ta uçaksavar top mevzileri yaptırmakla görevlendirildi ve üsteğmen rütbesinde iken görev ve yetkisini kötüye kullandığına dair bir suçlamayla askerlikten uzaklaştırıldı.

Gazeteciliğe başlayan Aziz Nesin, 1945’de Sedat Simavi’nin çıkardığı Yedigün Dergisi’nde redaktörlük ve yazarlık yapmaya başladı. Profesyonel olarak oyun yazarlığı yapan Nesin, Karagöz gazetesinde çalıştıktan sonra Tan gazetesinde köşe yazarlığına başladı. (Tan Gazetesi bir grup üniversiteli genç tarafından 1946’da yakıldı.) Cumartesi adında haftalık bir magazin dergisi çıkarmaya başladı fakat derginin 8 sayı sonra sona ermesinin ardından, Vatan gazetesinde çalışmaya başladı ve ilk bağımsız yapıtı olan ‘Parti Kurmak Parti Vurmak’ adlı 16 sayfalık bir broşürü yayınladı.

Yine 1946’da Sabahattin Ali ile 'Markopaşa' isimli ses getiren bir mizah gazetesi çıkarmaya başladı. Dergi, dönemin politikacılarına yaptıkları eleştiriler sonucu kapatılmalarla ve birçok davayla karşılaşmasına rağmen yüksek satış rakamlarına ulaştı fakat Aziz Nesin, Nereye Gidiyoruz? başlıklı yazısı nedeniyle 12 ağustos 1947’de on ay ağır hapis ve 3 ay 10 gün Bursa Emniyet-i Umumiye Nezareti altında bulundurulma cezası aldı. (Bu yazısı henüz dergide yayınlanmamıştı.)

Nesin, 1948’de taşlama türündeki Azizname isimli ikinci kitabını yayımladı. Bu kitabı yüzünden 4 ay boyunca tutuklu olarak yargılanan Nesin, bu davada ceza almadı fakat 1949 yılında Mısır Kralı Faruk, İngiltere Prensesi Elizabeth ve İran Şahı Rıza Pehlevi’nin bir olarak Ankara’daki elçilikleri aracılığıyla Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na aşağılandıkları gerekçesiyle resmen başvurmaları üzerine açılan dava sonucu 6 ay hapis cezası aldı.

1952’de Levent’te Oluş Kitabevi’ni açtı ve 1953'de ise bir ortakla Beyoğlu’nda ‘Paradi Fotoğraf Stüdyosu’nu kurdu. 1954'te Akbaba dergisinde takma adlarla öyküler yazmaya başlayan Nesin, 1955'de İstanbul'daki azınlıkların ev ve dükkanlarının yakılıp yıkıldığı 6-7 Eylül Faciası nedeniyle, suçlu olduğu iddia edilerek Sıkı Yönetimce tutuklandı.

Röportaj ve fıkra ve gülmece öyküleri, Dolmuş (1955), Yeni Gazete (1957), Akşam (1958), Tanin (1960), Günaydın (1969), Aydınlık (1993) gibi dergi ve gazetelerde yayımlanan Nesin, Çağdaş Türk edebiyatının tanınana bir ismi haline geldi. 1956'da Kemal Tahir’le birlikte Düşün Yayınevi’ni kurdu ve 1958’de ‘Dolmuş-Karikatür’ dergisi ile birleşti (Yayıncılığa, yayın evinin şubat 1963’de yanmasına kadar tek başına devam etti). 1962'de ‘Zübük’ adlı mizah dergisini çıkarmaya başladı ve dergi 42 sayı ürettikten sonra kapandı.

Yeni Gazete, Akşam ve Tanin'de günlük köşe yazıları yazmaya devam eden Nesin, 1956’da Bordighera, İtalya’da yapılan ve 22 ülkenin katıldığı Uluslararası Gülmece Yarışması’nda ‘Kazan Töreni’ adlı öyküsüyle ‘Altın Palmiye’ ödülü kazandı. Ertesi yıl aynı ödülü ‘Fil Hamdi’ adlı öyküsüyle 2. kez kazanan Nesin, 1960’da ilk ödülünü devlet hazinesine bağışladı.

1965’de pasaport alma hakkını elde eden Nesin, davet edildiği Berlin ve Weimar'daki Antifaşist Yazarlar Toplantısı'na katıldı ve altı ay içerisinde Polonya, Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan’ı ziyaret etti. 1966 yılında ‘Vatani Vazife’ adlı öyküsüyle Bulgaristan'da yapılan Uluslararası Gülmece Yarışması’nda 1.lik ödülü olan Altın Kirpi'yi kazanan Nesin, 1968'de Üç Karagöz isimli oyunuyla Milliyet Gazetesi'nin açtığı ‘Karagöz Oyunu Yarışması’nda 1. oldu. Nesin, 1969’da ‘İnsanlar Uyanıyor’ isimli öyküsüyle Moskova'da yapılan Uluslararası Gülmece Yarışması’nda Krokodil birincilik ödülünü, 1970’de Çiçu adlı oyunuyla ise Türk Dil Kurumu Oyun Ödülü’nü kazandı.

1972’de yoksul ve kimsesiz çocukların bakım ve eğitimlerinin karşılanması amacıyla Nesin Vakfı’nı kuran Aziz Nesin, tüm kitaplarının gelirlerini buraya yatırdı. Vakıf, 1976-1980 boyunca her yıl, o yılın edebiyat ürünlerinden seçmelerin bulunduğu ‘Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı’nı yayınladı.

Aziz Nesin, 1974’de Asya-Afrika Yazarlar Birliği'nin verdiği Lotus ödülünü kazandı ve ödülünü Filipinler'in başkenti Manila'da yapılan bir törenle aldı. 1976’da Gabrovo, Bulgaristan'da düzenlenen ‘Gülmece Kitabı Uluslararası Yarışması’nda 1. oldu ve Hitar Petar ödülünü kazandı. 1977'de Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı seçilen Nesin, 1978'de Madaralı Roman Ödülü’nü ‘Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ adlı romanıyla kazandı. 1982'de Vietnam'da yapılan Asya-Afrika Yazarlar Birliği toplantısına katılan Nesin, buradan dönerken kalp hastalığı nedeniyle Moskova’da hastaneye kaldırıldı ve ‘Kalp Hastalıkları Araştırma Merkezi’nde bir ay boyunca tedavi gördü.

1983'de Amerika Birleşik Devletleri'nde İndiana Üniversitesi'nin düzenlediği uluslararası toplantıya çağrılan fakat pasaportu geri alındığı için bu toplantıya katılamayan Nesin, 70. doğum gününü Şan Sinema Salonu'nda kutladı. 1985’te TÜYAP'ın düzenlediği ‘Halkın Seçtiği Yılın Yazarı’ ödülünü kazandı ve aynı yıl İngitere'de Pen Kulüp Onur Üyeliği’ne seçildi.

1989'da ‘Demokrasi Kurultayı’nın toplanmasında etkin görev alan ve oluşturulan ‘Demokrasi İzleme Komitesi’nin iki başkanından biri olan Nesin, yine 1989’da Sovyet Çocuk Fonu tarafından ilk kez verilen ‘Tolstoy Altın Madalyası’na değer görüldü.

75. yaşını 19 Mart 1990'da Ankara Sanat Kurumu'nda kutladı. 2 Temmuz 1993'de Sivas’da düzenlenen Pir Sultan Abdal etkinliklerine katılan Aziz Nesin, o sırada gerçekleşen ve 37 aydının yaşamını yitirdiği Madımak Oteli katliamından sağ olarak kurtuldu.

Aziz Nesin, imza günü ve söyleşi için gittiği Çeşme, Alaçatı’da 5 Temmuz’u 6 Temmuz’a bağlayan gece sabaha karşı geçirdiği kalp kriziyle vefat etti. 6 Temmuz’da Çeşme Cumhuriyet Savcısı’nın isteğiyle otopsi yapılmak üzere İstanbul Çapa Tıp Fakültesi’ne getirilen Nesin, 7 Temmuz günü, vasiyeti gereği hiçbir tören yapılmadan ve yeri belli olmayacak şekilde Çatalca’daki Nesin Vakfı’nın bahçesine gömüldü.

Aziz Nesin, arkasında yüzlerce öykü, şiir, tiyatro oyunu ve Nesin Vakfı'nı bıraktı.

Tavsiye Et


Tavsiye et


Arkadaşınızın E-mail Adresi:

Sizin Adınız......................:

E-mail Adresiniz................:



Anthony Quinn
Perdenin zorba'sı, bir tür ilkel toprak ve doğa adamının en görkemli sinemasal yansıması... Köylüden ihtilalciye, ressamdan büyücüye, boksörden boğa güreşçisine, gangsterden kovboya her rolü kendi kişiliğini katarak oynayabilen, aynı kolaylıkla Onassis, Notre Dame'ın kamburu, Gauguin, Papa veya Hazret-i Hamza olabilen ve 60 yıllık mesleğine 100 film sığdıran büyük oyuncu...

Meksika'da Chiuhaha kasabasında doğduğu kesin... Annesinin Meksikalı, babasının İrlandalı olduğu da... Ancak mesleklere gelince çelişkili bilgiler var. Annesinin Pancho Villa'nın yanında savaşmış sert bir kadın, bir `soldadera' olduğu söylenir. Babası ise bir söylentiye göre bir kameraman, bir diğerine göreyse mevsimlik işçi olarak işe başlayıp sonradan Hollywood'un ilk günlerinde bir hayvanat bahçesi kuran bir serüvencidir. Karmaşık kökenleri ve Latin/Anglo-Sakson karışımı kanı, onun ilerde hemen her ırktan ve kökenden kişilikleri rahatlıkla oynamasını sağlayacaktır. Quinn, gerçek ve eksiksiz bir dünya vatandaşıdır.

İlk gençliğinde boğa güreşine merak sarar, arenaya çıkar. Sonra 1936'da sinemaya adım atar. İlk filmlerindeki çok küçük rollerini, zaman içinde büyük rollere çevirir!... Ama bu Meksikalı, kızılderili veya gangster rolleri, ona şöhretin yolunu açacak gibi değildir. O yıllardaki asıl başarısı, 1936'da The Plainsman -Ovalar Kaplanı, iki yıl sonra The Buccaneer - Korsan, ertesi yıl da Union Pasific- Pasifik Ekspresi filmlerinde rol aldığı ünlü yönetmen Cecil B. de Mille'in evlat edindiği kızı Katharine de Mille'in kalbini çalarak onunla evlenmesidir. Ama bu bile, 1930'ların sonlarında Quinn'e bekledigi ünü getirmeyecektir.

Savaş yıllarında Paramount'tan ayrılıp Warner Bros ve FOX'la çalışır. Rollerinin önemi çok yavaş biçimde artmaktadır. Sert, giderek çirkin fiziğinin ardında saklı o müthiş dinamizmi henüz bilinmediği için, yönetmenler ona önemli rolleri lâyık görmezler. Blood and Sand - Kanlı Meydan, They Died with their Boots On - Sayılı Kahramanlar, The Oxbow İncident- Oxbow Olayı, Buffalo Bill gibi filmlerde hep asıl kahramanın yanıbaşındaki adam veya adamlardan biridir. Sayılı Kahramanlar'da kızılderili şef Crazy Horse veya Bataan'a Dönüş'teki Filipinli savaşçı rollerine aynı inandırıcılığı katabilmektedir.

Sinemadan beklediğini bulamayan Quinn, Broadway'e yönelir, orda "İhtiras Tramvayı" oyununda Marlon Brando'nun yerini alarak eşit düzeyde başarı kazanır. 1951'de üç yıllık bir ayrılıktan sonra Hollywood'a döndüğünde şansı artmış gibidir. Robert Rossen ın şaşırtıcı boğa güreşi filmi The Brave Bulls - Kanlı Kılıç'ta başarı kazanır. Hemen ardından, Meksika kökenlerini hatırlayan Elia Kazan tarafından Viva Zapata'da Marlon Brando/Zapata'nın kardeşini oynamak için seçilir. İki oyuncu da Oscar adayı olarak, Broadway'deki rekabetlerini sürdürürler. (Zaten sette de pek anlaşamadıkları hem Kazan'ın, hem de Brando'nun anılarında yazlıdır.)

Bu ilk raundu Quinn kazanır, yardımcı oyuncu olarak heykelciği kucaklar. Dört yıl sonra da Minnelli'nin Lust for Life - Ölmeyen İnsanlar'ındaki Gauguin rolüyle ikinci yardımcı oyuncu Oscar'ını alacaktır. Ancak Brando, sonraları iki baş oyuncu Oscar'ıyla elbette bu yarışı önde bitirir.

İlk Oscar'ı Quinn'in şansını artırır. Art arda Ride Wayuero - İki Aşk Arasında, Blowing Wild - Müthiş Mücadele gibi gösterişli western'lerde Robert Taylor, Ava Gardner, Gary Cooper, Barbara Stanwyck gibi starlarla ve eşit düzeyde rollerde oynar. Avrupa sinemasının ilgisini çeker. Fellini'nin ilk büyük filmi La-Strada -Sonsuz Sokaklar'da nefes kesici bir Zampano olur. Küçücük, bebek kadın Gelsomina'ya tutulan gezginci, dev gösteri adamı... İtalya'da çevrilen bir Hun İmparatoru Attila'da Attila olur, uluslararası yapım Ulysses - Kral Ülis'in Maceraları'nda ise kralın en yakın arkadaşı...

Fransız yapımı bir Notre Dame' ın Kamburu'nda Gina Lollobrigida'nın oynadığı Esmeralda'ya vurulan kambur Quasimodo olur. Yeniden Hollywood'a dönüp Lust for Life - Ölmeyen İnsanlar'la ikinci Oscar'ını alır. O artık büyük bir yıldız ve uluslararası bir stardır...

Quinn bundan sonra, o ünlü etnik portreler galerisini açar. Wild is the Wind - Vahşi Aşk'ta Anna Magnani, Hot Spell'de Shirley Booth, Black Orchid - Siyah Orkide'de Sophia Loren'in karşısında hep İtalyan kökenlileri oynar. Last Train from Gun Hill - Kan Davasının Sonu, Warlock - Korkunç Mücadele; Hellen in Pink Tights- Korkunç Kumpanya gibi klâsikleşen western'lerde, bu türün kalıplarını aşan incelikli kişilikler çizer. Kayınpederi De Mille'in hastalanması üzerine onun başladığı The Buccaneer - Karsan filmini (ikinci çevrim) yönetmen olarak tamamlar. (Bu alandaki tek denemesi.) 1960'larda, Nicholas Ray'in The Savage İnnocents-Vahşi Masumlar'ında Eskimo olur!...

Arabistanlı Lawrence'in Bedevi şeyhi, Barabbas'ın Barabbas'ı, Zorba the Greek - Zorba'nın Yunanlı ermiş Zorba'sı hep odur. Cacoyannis'in filminde bu ünlü Nikos Kazancakis kahramanına, yaşam sevgisi, Akdeniz felsefesi, sirtaki adımları ve uzo tutkusuyla karışık müthiş bir canlılık getirir ve son Oscar adaylığını kazanır. Bu rol onun sağduyulu, ayakları yere basan, ama aynı ölçüde hülyalı ve duygusal toprak adamları kimliğinin zirvesidir. Artık daha öteye gitmesi nerdeyse olanaksızdır.

Nitekim gidemez de... Ama hep dener. Daha iyisini değilse de farklısını, özgün ve yeni olanını yapmak için uğraşır. The Guns of Navarone - Navaron'un Topları, Lost Command-Zafer Yolları, The Twenty Fifth Hour- Yirmibeşinci Saat, The Rover-Maceralar Beldesi, The Magus-Büyücü, The Marseilles Contrad -Ölüm Anlaşması gibi uluslararası yapımlarda oynar. İsviçreli yazar Frederich Durrenmatt'tan uyarlanan The Visit-Ziyaret'te (1963) eşlik ettiği İngrid Bergman'ı beş yıl sonra A Walk in the Spring Rain - Bahar Yağmuru'nda yeniden bulur.

Anna Magnani ile yeniden karşılaşması ise Stanley Kramer'ın The Secret of Santa Vittoria - Kasabanın Sırrı'nda gerçekleşir. Baba'nın açtığı furyada, The Don is Dead - Baba Öldü'de kendi Corleone'sini yaratırken, The Shoes of the Fisherman'da Papa, The Message - Çağrı'da Hazreti-i Muhammed'in dava ve inanç dostu Hamza, The Greek Tycon -Akdenizli'de armatör Onassis olur.

70'lerdeki filmleri gösterişli, ama koftur. 80'lerde ise hep eski başarılarını yineler gibidir. Lion of the Desert - Çöl Aslanı, Çağrı'nın başarısını yinelemek isteyen Mustafa Akkad'ın kotardığı bir İslam usulü üstün yapım, The Richest Man in the World, yine Onassis'i oynadığı bir TV dizisidir. 90'lara ise The Revenge-İntikam, Ghosts Can't Do It - Hayaletler Beceremez gibi gerçek facialarla girer. Acaba en küçük bir seçme duygusu kalmamışçasına bunamış mıdır? Üç eşinden olan toplam sekiz çocuğuna bakmak için paraya bu derece gereksinmesi mi vardır? Yoksa hep hayalini kurduğu (ve sonunda gerçekleştiremediği) bir Picasso'nun hayatı projesi için sermaye mi toplamaya çalışmaktadır?

Ancak Quinn, tükenmiş değildir. Nitekim son yıllarda kimi genç ve özgün yönetmenlerin filmlerinde küçük, ama çarpıcı roller almayı ve bu filmlere değer katmayı sürdürür. Spike Lee'nin Jungle Fever, John McTiernan'ın The Last Action Hero - Son Muhtefem Kahraman, Alexander Rockwell'in Somebody to Love -Sevecek Biri ya da Alfonso Arau'nun A Walk in the Clouds - Bulutlarda Yürüyüş filmleri gibi... 1980'lerin ortalarında yeniden Broadway'e dönmüş ve yıllar sonra Zorba karakterini sahnede canlandırmıştır. Bir aralar plâk dolduran ve "I Love You, You Love Me' adlı parçasını listelere sokan da odur.

O, sinemadaki 60 yılı aşan çabasından henüz yorulmamış, enerjisini 85'e yaklaşan yaşına rağmen tüketmemiş bir sinema adamı, doğuştan bir oyuncu, mesleğini sonuna dek götürecek bir profesyoneldir. Bir zamanlar "benim sadece kızılderili oynayabileceğimi sanıyorlar," diye tepki gösteren genç ve öfkeli aktör, artık bir dünya oyuncusuna ve bir beyazperde efsanesine dönüşmüştür. İslamiyet'in doğuşunu anlatan "Çağrı" filminde Hz. Hamza rolünü oynayan Quinn, Türk izleyicilerin gönlünde taht kurmuştu. Özyaşamını daha 1972'de, "The Original Sin-İlk Günah" adıyla yayınlayan Quinn'in günümüzde bu kitabı yeniden ele alıp birçok bölüm eklemesi gerekecektir!...

02 Haziran 2001 tarihinde ABD'nin Boston kentindeki bir hastanede tedavi gören Quinn solunum yetersizliğinden hayatını kaybetti. 86 yaşında hayata gözlerini yuman Athony Quinn ile ilgili tedavi gördüğü Brigham and Women's Hastanesi'nde ayrıntılı açıklama yapılmadı. Bir hastane yetkilisi sadece Quinn'in 09:30'da öldüğünü belirtmekle yetindi. Bir süredir hastanede tedavi gören ünlü aktörün yakın arkadaşı, Rhode İsland eyaleti Providence kenti Belediye Başkanı Vincent Buddy Cianci, Quin'in solunum yetmezliğinden öldüğünü kaydetti.

Alfred Bernhard Nobel
Alfred Bernhard Nobel, 1833 doğumlu, İsveç'li kimyager, mühendis, “dinamit”i icat eden bilim adamı. Nobel Ödülleri’nin fikir babası.

21 Ekim 1833'te varlıklı bir aileden gelen anne Andriette Ahlsell ile mühendis baba Immanuel Nobel'in üçüncü oğulu olarak Stockholm'de doğan ve dünyaya gelmeden bir süre önce, babası iflas eden, Alfred Nobel ve ailesi 1837'de Finlandiya'ya, 1842 yılında da, St. Petersburg'a taşındı.

St. Petersburg'da, bir atölye açarak büyük başarı kazanan ve Rus ordusu için silah üretmeye başlayan babası Immanuel Nobel ve bakkal dükkanı işletmeye başlayan annesi Andriette, Nobel’in özel öğretmenlerle eğitim görmesini sağladılar.

Doğa bilimleri, fizik ve kimya alanlarına eğilen ve henüz onyedi yaşındayken, İsveççe, Rusça, Fransızca, İngilizce ve Almanca'yı akıcı bir şekilde konuşabilen Nobel, kendisinin bir mühendis olmasını arzulayan babasının pek hoş görmemesine rağmen, İngiliz edebiyatına ve şiire de yöneldi.

Kimya mühendisliği eğitimi görmesi için babası tarafından yurtdışına gönderilen ve iki yıllık dönem içinde İsveç, Almanya, Fransa ve Amerika'ya giden Nobel, Paris'te bulunduğu süre boyunca, dönemin ünlü kimyageri, T. J. Pelouze'nin laboratuvarında çalışmalar yaptığı sırada, güçlü bir patlayıcı sıvı olan nitrogliserini keşfeden İtalyan kimyager Ascanio Sobrero ile tanıştı.

1852'de ailesi taraf